Kendi dışındaki varlıkları yaratan, yaşatan ve yöneten, varlığı kendinden olan en yüce zat. Allah kelimesinin etimolojisi hakkında çok farklı görüşler bulunmakla birlikte kelimenin Arapça asıllı “ilah” lafzından türemiş olduğu genel kabul görmektedir. Bununla birlikte Allah lafzının Kur’ân-ı Kerim’in semantiğiyle birlikte anlam alanının değişerek yeni bir boyut kazanması ve İslâm öncesi Arapların kullanımından farklılaşması, geçmiş kullanımın Kur’ân-ı Kerim ve İslâmî literatürün ortaya koyduğu mana karşısında anlamını yitirdiğini göstermektedir. Nitekim ezelî ve tek olan en yüce varlığın özel ismi olarak Allah lafzı, O’ndan başka herhangi bir varlığa ad olarak verilmediği gibi (Meryem 16/65) hem Arap dilinde hem de diğer Müslüman milletlerin dillerinde O’nun herhangi bir çoğul şekli bulunmamaktadır.

Allah inancı ilk insana kadar giden, tarih boyunca tüm dinlerde ve inanç sistemlerinde var olan, insanlar arasındaki en yaygın ve en değerli inanç olmuştur. Yapılan tüm araştırmalar Allah inancının insanlık tarihi boyunca hep var olduğunu, bilinen en düşük kültür seviyesine ve beşerî yaşamın en ilkel şekline sahip kabile ve topluluklarda bile mutlaka yüce bir varlığın mevcudiyetinin kabul edildiğini gözler önüne sermektedir.

İslâm dininin temelini Allah’a iman oluşturur. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığını ve bu inancın doğruluğunu ortaya koyan, O’nun isimleri ve sıfatlarını tanıtan, insanları bu inanca teşvik eden, inananları öven, inanmayanları uyaran çok sayıda ayet bulunmaktadır.

Allah, varlığı zorunlu yani kendinden olan, var olmak için hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, bu sebeple de yokluğu düşünülemeyen varlıktır. Bu sebeple Allahu Teâlâ “varlığı zorunlu olan” anlamında “vâcibü’l-vucûd”dur. Buradan hareketle Allah’ın var olduğu gerçeğini ortaya koymaya ve kanıtlamaya yönelik açıklamalar İslâmî literatürde “isbât-ı vâcib (zorunlu varlığın varlığını ispat) olarak nitelendirilmiştir. “Kur’ân’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?” mealindeki ayette (Fussılet 41/53) Allah’ın varlığını ispat eden işaretlerin hem insanın kendi varlığında, psikolojik ve fizyolojik yapısında, hem de dış evrende bulunduğu ifade edilmekte olup literatürde insanın kendi varlığına dayanan işaretlere fıtrat delili, dış evren ve tabiata dayalı işaretlere ise kozmolojik ve teleolojik delil adı altında yer verilmektedir. Kozmolojik delil İslâmî literatürde “hudûs ve imkân”, teleolojik delil de “gaye ve nizam” adlarıyla anılmaktadır.

Allah’ın varlığı ve birliği konularında Kur’ân-ı Kerim’in öne çıkardığı ve insanın kendi varlığına dayanan fıtrat delili, bu hususların, yaratılıştan gelen ruh temizliği bozulmamış insanlar tarafından tabii olarak bilinip benimseneceğini ifade eder. Bu meyanda insanların yaratılış hikmetinin kulluk olduğunu ifade eden ayet (Zâriyât 51/56), insanın Allah’a bağlanma ihtiyacı içinde yaratıldığı şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim bir başka ayette de (Rum 30/30) insanların temiz bir yaratılışta ve inanma ya da bağlanma ihtiyacı içinde bulunduğuna işaret edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim ‘in yanı sıra hem İslâm âlimleri hem de Batılı düşünürler, tarih içinde gelip geçen milletleri incelediklerinde genellikle her milletin bir tanrı inancına sahip olduğu sonucuna varmışlar ve buna bağlı olarak selim yaratılışını ve sağduyusunu koruyabilmiş insanların yüce bir yaratıcıyı tabii olarak benimseyeceğini söylemişlerdir. “Kabûl-i âmme” veya “fıtrat-ı selîme” de diyebileceğimiz bu delile erken dönemlerden itibaren rastlanmaktadır. Irkları, ülkeleri, dil, din ve felsefeleri değişik olmasına rağmen belli bir seviyeye ulaşabilmiş bütün milletler evrende hâkim bir yaratıcının eserlerini gördüklerinden şüphe etmemişlerdir. Bu yüce yaratıcıya her zaman tapınılmış, O, her dilde bilinip anılmıştır. Hatta inkârın doruk noktasına ulaşmış kişinin bile büyük bir felaketle karşılaştığında ilahına sığındığı görülmektedir. Yine bütün insan topluluklarının dillerinde Allah’a mahsus isimlerin bulunması da bu delili desteklemektedir. İnsanlığın bu ortak kabulü de hiç şüphesiz yaratıcının insanların fıtratına yerleştirdiği inanma eğiliminin bir göstergesidir.

Kozmolojik delillerden biri olan “Hudûs delili” Allah dışındaki tüm oluşumların yoktan yaratıldığı, bu sebeple mutlaka bir yaratıcısının olması gerektiği fikrini öncelemektedir. Allah’ın varlığının başlangıcı ve sonu yokken Allah dışındaki oluşumların varlığa geçişlerinin başlangıcı vardır. Bu bakış açısıyla tabiatın varlığının kendi başına olduğu ve kutsandığı ya da tabiatla ilahın aynı olduğu tezlerine karşı tabiatın Allah tarafından yoktan yaratıldığı ve yaratmanın devam ettiği fikri savunulmuştur.

“İmkân” kozmolojik delilin diğer bir türü olup kâinatı oluşturan her varlığın, dolayısıyla da bir bütün olarak kâinatın var olmakla birlikte var olmamasının da mümkün olduğunu, varlığı ve yokluğu eşit olan bir şeyin ise kendi kendine var olamayacağını, mutlaka var eden bir yaratıcının bulunması gerektiğini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerim’in sıklıkla kullandığı üslubu daha fazla yansıtan “gaye ve nizam delili” de tabiattaki düzen ve dengeyi esas almaktadır. Kur’ân-ı Kerim yerin ve göğün yaratılışında herhangi bir eksikliğin bulunmaması, gece ile gündüzün, mevsimlerin birbirini takip etmesi gibi birçok örnekte tabiatta fevkalade bir düzen ve intizamın bulunduğu fikrini ortaya koymaktadır. Bütün âlemin anlamlı bir amaca yönelik olarak yaratıldığını, boşuna yaratılmış hiçbir şeyin olmadığını ifade eden (Hicr 15/85) ayetler de bu delile temel teşkil etmektedir. Söz konusu fevkalade düzen de tabiatın kendiliğinden ve şuursuzca değil de yüce vasıflara sahip bir yaratıcı tarafından yaratıldığını ispat etmektedir. Tabiatın gözlenmesine dayanan söz konusu delil, modern dönemde deneye dayanan bilimsel veriler tarafından da desteklenmiştir. Bu açıdan “insancı ilke” terimi altında “insan varlığına uygunluk” yanında konu, hassas ayar, usta saatçi, akıllı tasarım ve tasarım delili gibi kavramlarla da dile getirilmiştir.

Klasik dönemde Allah’ın varlığını ispat amacıyla gündeme getirilen bir diğer delil olan “Ontolojik Delil” ise her türlü tecrübi verinin dışında zihnî bir ispat yöntemi olup en yetkin varlık tasavvuru üzerine kuruludur; buna göre Allah en yetkin varlıktır, var olmamak en yetkin olmayla çelişir, dolayısıyla Allah var olmak zorundadır.

Modern dönemde bu delillere dinî tecrübe ve ahlak delili de eklenmiştir. İnsanın şahsî tecrübesiyle yaşadığı ve sonuçta inanmaya götüren manevi uyanışları esas alan dinî tecrübe delili daha çok psikolojik ve mistik alanda önem kazanan bir yöntemdir. İnanan kimselerin yaşadığı iç huzur ve coşku, kalplerine doğan ilham ve sezgiler, ilahi yardım veya cezalandırma gibi manevi tecrübeler yoluyla Allah’ın müdahalesini fark etmeye dayanan bu delile, sübjektif yönünün ağır basması nedeniyle sadece yaşayan tarafından bilinebilmesi ve kavramlarla tam olarak ifade edilemeyişi dolayısıyla eleştiriler getirilmiştir.

Klasik ispat delillerini reddeden Kant tarafından öne çıkarılıp daha sonra geliştirilen ahlak delilinde ise Allah’ın varlığı bir bilgi meselesinden çok erdemli bir hayatın ön şartı olarak ele alınmaktadır. Ahlaki olarak insanın en yüksek iyiye ulaşma idealini gerçekleştirebilmesi için bunu sağlayacak varlığın (Tanrı) mevcudiyetini gerekli gören bu delil de bilgi ve imanı birbirinden tamamen ayırma ve Allah’ın varlığını insani bir ihtiyaca dayandırma gibi özelliklerinden dolayı eleştirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim Allah’ın varlığı yanında, O’nun ibadet edilmeye layık (mabud) bir ve tek ilah olduğu (tevhit) üzerinde de özellikle durmaktadır. Zira insanlar ya doğru bir ilah anlayışına ulaşamamakta ya da inandığı varlığa ulaşmak için araya aracılar koymaktadırlar. Önceki semavi dinlerin mensupları dahi tevhit ilkesinden sapmışlar, şirke düşüp aracılara müracaat etmişlerdir. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim hem Allah’ın yaratılmışlık özelliklerinden arınmış olması (tenzih) üzerinde durmakta hem de tevhit ilkesinin temellerini yerleştirmektedir. İslâm âlimleri Allah’ın birliği konusuna genellikle iki açıdan bakmışlardır: Zatı itibarıyla tek ve ortaksız olması, sıfatları açısından O’nunla yaratılmışlar arasında benzerliğin bulunmaması. Allah’ın birliği “herhangi bir sayı dizisinin ilk basamağı” anlamına gelmeyip yegâne tapılacak varlık demektir. Bu açıdan tüm dillerde O’nun birliği anlatılırken bu hususa dikkat edilmekte ve Türkçede de tek veya yegâne olduğu ifade edilmektedir. O’nun “bir” oluşu, zatında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde, Rab oluşunda ve hâkimiyetinde eşi ve benzeri olmayışı anlamına gelmekte olup, aksi olması durumunda kainattaki düzenin devam etmesi mümkün değildir. Bu husus “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, gök de yer de bozulurdu” (Enbiyâ 21/22) ayetiyle vurgulanarak Kur’ân-ı Kerim’de tevhit ilkesi temellendirilmektedir.

İçinde yaşadığımız evrenden tamamen ayrı ve bu evreni oluşturan varlıklardan ve onların taşıdığı özelliklerden bütünüyle farklı olan Allah’ın gerçek mahiyeti ile ilgili Kur’ân-ı Kerim’de belli bir muhtevaya rastlanmamaktadır. Hz. Peygamber döneminde başta müşrikler olmak üzere Yahudi ve Hristiyanların da bu konu üzerinde durdukları ve Hz. Peygamber’e sorular sordukları bilinmektedir. Hz. Peygamber elleriyle yaptıkları putlara tapan müşriklerin yönelimini reddedince onlar da kendilerini davet eden ilahın mahiyetini sormuşlardır. Bunun üzerine İhlas suresi inmiş ve burada Allah’ın mahiyeti üzerinde durmaksızın O’nu tanımlayacak (tek ve eksiksiz olduğu, doğurmayıp doğurmadığı, dengi olmadığı gibi) vasıflarından bahsedilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de Allah’tan bahseden ayetlerde, O’nun yetkinliğini ve bütün yaratılmışlardan yüceliğini anlatan sıfatları ele alınmış, İslâm uleması da Allah’ın gerçek mahiyetinin değil de O’na yüklenen anlamların bilinebileceğini ifade etmişlerdir. Söz konusu anlamlar da sıfatlar ve isimler şeklinde iki ana başlık altında incelenmektedir.

Allah’ı tanıtan, zatına nispet edilen mana ve kavramlara, terim açısından fark gözetilerek yerine göre “isim” ya da “sıfat” denilmiştir. Âlim, rahîm gibi dil açısından sıfat kalıbında olan kelimeler isim kabul edilirken, Allah’ın zatına nispet edilen kavramlar da sıfat olarak değerlendirilmişlerdir. Allah’ın isimleri ve sıfatları da Allah’ı bize tanıtır. O’nun bütün yaratılmışlardan yüceliğini, yetkinliğini ve eşsizliğini anlatır. Bu yönüyle Allah’ın isimleri ve sıfatları arsında işlev açısından bir fark yoktur. Aralarındaki fark sadece Arapça dil bilgisi açısından farklı kelime kalıplarıyla ifade edilmeleridir. İsmin çoğulu olan “esmâ” kelimesi ile “en güzel” anlamındaki “hüsnâ” kelimesinin oluşturduğu bir sıfat tamlaması olan “esmâ-i hüsnâ”, yüce Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir. Esmâ-i hüsnâ Allah’a dua ederken insanın sıklıkla müracaat ettiği manalardır. Sayısı Kur’ân-ı Kerim’de daha fazla olmasına rağmen hadislerden hareketle doksan dokuz isim yaygınlık kazanmıştır.

Allah’ı tanıtan başlıca sıfatlar genellikle zatî, fiilî ve haberî olmak üzere üç ana başlık altında tasnif edilir. Bunlardan zatî sıfatlar da “selbî” ve “subutî” şeklinde kendi içinde ayrıca sınıflandırılır. Allah’ı zatına layık olmayan niteliklerden ve yarattıklarına benzemekten tenzih etmeyi gerektiren sıfatlar “selbî sıfatlar” olarak isimlendirilir. Allah’ın ne olmadığını anlatan bu sıfat grubuyla Allah ile yaratılmışlar arasında benzerlik kurma (teşbih) devreden çıkarılmaktadır. Ulûhiyyet makamına yakışmayan, eksiklik ve acz ifade eden bütün sıfatlar, mana ve mefhumlar bu gruba girer. Bu sıfatlar şunlardır: vücud (Allah’ın yokluğunun düşünülememesi), kıdem (varlığına ait bir başlangıcın bulunmaması), bekâ (varlığının sona ermemesi), vahdaniyyet (ortağının olmaması), muhalefetün li’l-havâdis (yaratılmışlara hiçbir şekilde benzememesi), kıyam bi nefsihî (varlığı için başkasına ihtiyaç duymaması). Selbî sıfatların hedefi her türlü şirk anlayışını bertaraf edip tevhit inancını tam anlamıyla ispat etmek, yaratanla yaratılmış arasında ortak bir noktanın ve benzerliğin bulunmadığını akıllara ve gönüllere yerleştirmektir. Esmâ-i hüsnâ ve sıfatlarla mutlak ve aşkın bir ilah tanımlanmış ve O’nun evren ile bağlantısı öne çıkarılmış olmaktadır.

Allah’ın zatına nispet edilip O’nun kemalini ifade eden manalara ise “sübûtî sıfatlar” denilmiştir. Sübutî sıfatlar Allah’ın ne olduğunu ifade eden ve yetkinliğini ortaya koyan anlamlar olup, hayat (Allah’ın ebedî bir hayatla diri olması), ilim (gizli-aşikâr her şeye sonsuz ve sınırsız bir ilimle vâkıf olması), sem’ (hiçbir vasıta ve şarta bağlı olmaksızın her şeyi işitmesi), basar (herhangi bir şart veya engel söz konusu olmaksızın, mükemmel derecede her şeyi görmesi), kudret (meydana gelmesi mümkün olan her şeye sonsuz bir şekilde güç yetirmesi), irade (her şeyi kendi iradesiyle yapması), kelâm (mahiyeti insanlarca bilinemeyen bir konuşma yetkinliğine sahip olması) ve tekvin (var olan her şeyin herhangi bir nüve veya model olmaksızın O’nun yaratmasıyla yokluktan varlığa çıkarılması) olmak üzere sekiz tanedir.

Fiilî sıfatlar ise Allah’ın zatı dışında dış dünya ile irtibatını, yaratıcılık vasfının devamlılığını ve evreni yönettiğini anlatan sıfatlardır. Sayısı fazla olmakla birlikte Allah’ın yaratılmışlardan ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılaması, rızıklarını ve nimetlerini vermesi bu konudaki anlamlardan bazısını oluşturmaktadır.

Kur’an-ı Kerîm ve hadislerde Allah’a nispet edilen ve zahir manalarıyla ele alındıklarında yaratılmışlara teşbihin oluşacağı düşünülüp Allah’ın şanına uygun şekilde yorumlanmaları (te’vil edilmeleri) gerekli görülen yed (el), vech (yüz) gibi manalar ise “haberî sıfatlar” olarak adlandırılmışlardır.

Kur’ân’ın anlattığı, İslâm’ın telkin ettiği ve öğrettiği Allah inancı ve tasavvuru; rahmeti, şefkat ve acıması her şeyi kuşatan, affetmesi ve bağışlaması çok, kullarının iyiliği ve kurtuluşu için “üzerlerine titreyen” ancak hak edene hak ettiği cezayı da veren bir yüce yaratıcı inancıdır. O, kullarının zayıf ve güçsüz yanlarını ve günah işlemeye olan eğilimlerini çok iyi bilir. Bu yüzden, işledikleri günahları telafi etme, kendilerini her seferinde yeniden düzeltme isteğine izin ve imkân tanır. Af ve tövbe kapısı sonuna kadar açıktır. Hiçbir aracıya gerek kalmadan bir Müslüman, işlediği günahlar dolayısıyla Rabbine yönelebilir ve bağışlanma talep edebilir. İslâm anlayışında, Allah’a ortak koşma dışında affı mümkün olmayacak bir günah yoktur.

Allah inancının insan üzerinde pek çok olumlu etkisi vardır. Bu inancın en temel işlevi ve faydası, insan için esas gaye olan ebedî ahiret mutluluğunun yolunu açmasıdır. Allah inancı aynı zamanda insanın dünya hayatındaki iyilik ve mutluluğunun da kaynağıdır.

Allah’a inanmanın pratik bir sonucu da kişinin diğer insanlar ve varlıklar hakkında daha olumlu, merhametli ve anlayışlı bir tutum benimsemesine vesile olmasıdır. İnsanın çevresindeki diğer insanlarla, canlı-cansız varlıklarla ilişkisinin sağlıklı olabilmesi, kendisi ve içinde yaşadığı evrenin niçin yaratıldığı ve sonunun ne olacağı hakkında doğru ve sağlam bir inanç ve tasavvura sahip olmasıyla mümkündür. Bunun ilk şartı da Allah inancıdır. Allah’a inanan kimse yaratılışının bir amacının bulunduğunu düşünerek sorumluluk bilinci geliştirir ve davranışlarına dikkat eder; güzel ve hayırlı işlere yönelir, kötülüklerden, suç işlemekten, insan onuruna yakışmayan ahlâkî düşüklüklerden kaçınır. Hiçbir beşerî kanun yahut ideoloji Allah inancı kadar insanların vicdanı üzerinde bağlayıcı ve etkileyici değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de sıklıkla tekrar edilen “iman edenler ve salih amel işleyenler” hitabı (bkz. Bakara 2/277; Yunus 10/9), imanın sadece soyut bir düşünceden ibaret olmadığını, inanan kişiyi bu inanç doğrultusunda güzel davranışlara sevk etmesi gerektiğini hatırlatarak iman ve güzel davranışlar (salih amel) arasındaki bağlantıya dikkat çeker.

Allah inancı hırs, gurur, kibir, azgınlık, haset gibi insana yakışmayan eğilimlere engel olması açısından kişide ahlaki erdemlere kaynaklık eden ve onları geliştiren bir işleve de sahiptir. Allah’a iman ahlaki davranışları geçicilikten kurtarıp sürekliliğe ulaştırır. Vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve merhamet, yardımlaşma gibi ahlaki ilkeler ancak Allah’a iman ile desteklenirse devamlı olur. İnanma ihtiyacı insanın tabiatında var olduğu için, insan Allah’a inanmak suretiyle rahata ve huzura kavuşur; inançsızlığın yol açacağı psikolojik bunalımlardan korunur. İnsan Allah’a inanmak suretiyle her şeyi bilen, her şeye hükmeden yüce yaratıcının daima kendisiyle birlikte olduğunu, kendisini görüp duyduğunu, duasını kabul ederek kendisini içinde bulunduğu hâlden kurtaracağını düşünerek yalnızlık ve çaresizlik duygusundan uzaklaşır, kendisini güvende hisseder.

Kişinin Allah’a imanının samimiyet derecesi ile irade ve eylemleri arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. İnsanlarda dinî inancın (imanın) zayıflamasına paralel olarak, toplumda ahlaki ve hukukî suçların çoğaldığı görülür. İman olmayınca ahlakın tek başına yaptırım gücü kalmaz. Çünkü ahlaki ilkelere işlerlik kazandıran imandır. Dünyada yaptıklarından dolayı ahirette Yüce Kudret karşısında hesaba çekileceğine inanmayan bir insanın kötülükler yapmasına hiçbir manevi engel yoktur.

Hatice K. Arpaguş

Kaynakça

“Allah.” Temel İslâm Ansiklopedisi I içinde. Ed. Tuncay Başoğlu. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı İSAM Yayınları, 2019. 64-279.

Aydın, Mehmet.Din Felsefesi. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, 1987.

İsfahânî, Râgıb. el-Müfredat fî garibi’l-Kur’ân. Yay. Haz. Muhammed Seyyid Kilani. Kahire: Mustafa el-Babi el-Halebi, 1961.

İzmirli, İsmail Hakkı. Yeni İlm-i Kelâm, İstanbul: Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, 1339-1341.

Mâtürîdî, Muhammed. Kitâbü’t-Tevhîd, Yay. Haz. Bekir Topaloğlu ve Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM, 2003.

Mâtürîdî. Muhammed. Te’vîlâtü’l-Kur’an. Yay. Haz. Bekir Topaloğlu, İstanbul: Mizan Yayınevi, 2005.

Makdisî, Mutahhar b. Tahir. el-Bedʾ ve’t-târî. Yay. Haz. Clément Huart, Paris: 1899-1919.

Şevkânî,Muhammed b. Ali. Fethu’l-kadîr. Kahire: Mustafa el-Babi el-Halebi, 1964.

Topaloğlu, Bekir. “Allah.” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi II içinde. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1989.470-498.

Topaloğlu, Bekir. Allah’ın Varlığı, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1983.

Yaran, Cafer Sadık. Bilgelik Peşinde: Din Felsefesi Yazıları. Ankara: Ankara Okulu, 2002.

En az 3 karakter girmelisiniz.
En az 3 karakter girmelisiniz.
2022 ©
Sosyal Bilimler Ansiklopedisi