İŞGÖREN / PERSONEL SEÇİMİ

Örgütlerde ihtiyaç duyulan sayı ve nitelikte personelin temini, seçimi ve işe alınmasıyla ilgili faaliyetleri içeren insan kaynakları yönetimi (İKY) işlevidir. “Kadrolama” diye de adlandırılan personel (işgören) seçiminde amaç, sayı ve nitelik olarak uygun kişilerin işe alınmasıdır.

İşgören seçiminin başarılı olması için sürecin sistemli ve planlı olarak yürütülmesi gerekir. Bunun için öncelikle insan kaynakları planlaması (İKP) yapılmalıdır. İKP sonucunda işgören açığı veya ihtiyacı ortaya çıkarsa önce aday temini, sonra da işgören seçimi ile ilgili faaliyetler gerçekleştirilir. Aday araştırma ve bulma aşamasında örgütler, iç ve dış temin kaynaklarından çeşitli yöntemlerle işler için uygun sayı ve nitelikteki adayları bulmayı hedefler. İç kaynaklardan aday/işgören temini, işletmelerin boş pozisyonları doldurmak için mevcut çalışanlarından yararlanmalarını ifade etmektedir. İşletmeler genellikle, boş pozisyonları öncelikle mevcut uygun işgörenleriyle doldurup ve arta kalan ihtiyacı da dış kaynaklardan karşılama yoluna giderler. İç kaynaklardan aday ve işgören sağlamak için başvurulan başlıca yöntemler, örgüt içi iş duyuruları, terfi ve nakildir. 

Diğer yandan işletmeler; iş ilânları, özel kariyer siteleri, temin şirketleri, tanıdıklar ve mevcut çalışanların tavsiyeleri vb. yollarla dış iş gücü pazarından da aday sağlayabilir. Aday temininde amaç, uygun sayı ve nitelikteki kişilerden oluşan bir aday havuzunun oluşturulmasıdır. Sürecin devamında, işgören seçim aşamasına geçilmektedir.

İşgören seçimi, adaylar arasından uygun niteliklere sahip yeterli sayıda doğru kişilerin belirlenmesiyle ilgili faaliyetleri içerir. Bu süreçte temel amaç, “en nitelikli” adayları değil, işe ve örgüte “en uygun” kişileri seçmektir. İşgören seçim sürecinin adımları işletmeden işletmeye değişebilir. Örgütler, işe alınacak olan adayların niteliklerine, sayısına, seçim politikalarına, diğer iç ve dış çevre unsurlarına göre kullanacakları seçim araç ve yöntemlerini çeşitlendirebilir.

Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde aday araştırma ve bulma faaliyetlerinin büyük ölçüde internet aracılığıyla yerine getirilmesi ve özel kariyer sitelerinin, sosyal medya ile profesyonel ağların bu alanda kullanımı yaygınlaşmaktadır. Ayrıca işletmelerde işgören seçiminde veri madenciliği (analitiği) ve yapay zekâ teknolojilerinin kullanılmasına doğru bir yönelim de görülmektedir. 

Ülkemizde kamu personelinin seçimine ilişkin çerçeve, ilgili yasa ve yönetmeliklerle kesin ve net biçimde çizilmektedir. Memur adaylarının fırsat eşitliği açısından topluma açıkça duyurulan ve ön eleme niteliği taşıyan sınavlara katılmaları çoğunlukla zorunludur. Kamu personelinin seçiminde kısaca, ilgili düzenlemelerin öngördüğü, “merkezi” ve “kurumsal” (kuruma özgü) sistemin bir karışımından oluşan karma bir düzen bulunduğu ifade edilebilir. Özel sektörde de İş Kanunu’nun 5. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine göre bu süreçte işletmelerin dil, din, cinsiyet, medeni durum vb. gibi unsurlar nedeniyle adaylar arasında ayrımcılık yapmamaları esastır.

Özel sektörde en yaygın kullanılan seçim aracı görüşme, yani mülakattır. Bir değerlendirme yöntemi olarak görüşmeler, yapılandırılmış (planlı) ve yapılandırılmamış (plansız) görüşmeler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bunun yanı sıra davranışsal görüşme, durumsal görüşme, sıralı görüşme, sorun çözme görüşmesi, yetkinliklere dayalı görüşme, stres görüşmesi ve katılımcı sayısına göre birebir, panel tipi görüşme ve grup görüşmesi olmak üzere çok çeşitli görüşme yöntem ve teknikleri bulunmaktadır. Görüşme, yaygın kullanımına rağmen özellikle plansız olduğunda, değerlendirme hatalarına oldukça açık bir yöntemdir. Bu nedenle, işe alımlarda yapılandırılmış görüşmeler tavsiye edilmektedir.

İşgören seçim sürecinin değerlendirme hatalarından arındırılabilmesi ve etkinliği için kullanılan seçim araçlarından biri de sınav ve testlerdir. Özellikle, bilimsel yöntemlerle geliştirilen ve “standart ölçme/değerleme araçları” olarak tanımlanan psikoteknik veya psikolojik testler, etkin seçim araçlarıdır.

Personel seçiminde kaçınılması gereken başlıca “değerlendirme hataları”; hale etkisi, kontrast (sıralama) etkisi, ön yargılar vb. şeklinde sıralanabilir. Hale etkisi, adayın olumlu veya olumsuz bir özelliğine ilişkin yargının, diğer özellikleri için de geçerli sayılmasıdır. Kontrast (sıra) etkisi, her bir adaya ilişkin değerlendirmenin, kendisinden önceki aday(lar)ın değerlendirmesinden etkilenmesidir. Buna göre ortalama niteliklere sahip bir aday, zayıf bir adayın ardından değerlendirildiğinde “daha yüksek”, güçlü bir adayı ardından değerlendirildiğinde ise olduğundan “daha zayıf” olarak değerlendirilebilmektedir. Seçimlerin etkin olabilmesi için bu süreçte rol alanların değerleme hatalarını bilmeleri ve bunlardan kaçınmaları gerekmektedir.

Seçim süreci, seçim kararının aday(lar)ca kabulü ve işe başlama ile sona erer. Nihai seçim kararının tek kişiye bırakılmaması, karar sürecine eleman alınacak birim yöneticisinin de katılması ve yeni işgörenlere kısa da olsa bir oryantasyon (uyum) programı sunulması tavsiye edilmektedir.

Fulya Aydınlı Kulak

Devamını oku

Fulya AYDINLI KULAK

GOTİK (Edebiyat)

Sanat ve edebiyatta gotik, tema, motif yahut figürleri itibarıyla korku ve dehşete dayalı eserler anlamına gelir. Avrupa’da gerçekleştirdikleri istila, yağma ve yıkımlar yüzyıllar boyunca dehşet uyandıran ve eski bir Germen kavmi olan Gotların yarattığı dehşetten yaklaşık bin yıl sonra Avrupa’da ortaya çıkan mimarî üsluba gotik denmiştir. Gotik üslubun kendini en çok gösterdiği mimarî yapılar yükseklik ve ihtişamlarıyla korku hissi uyandıran kiliseler, manastırlar, katedraller, malikâneler, şatolar ve saraylardı. Bunların birçoğu çok odalı oluşları, kasvetli havaları, endişe ve korku verici dehliz ve zindanlarıyla zihinlerde dehşet hissi uyandırıyordu. Gotik roman, ilk örneklerinde olayların geçtiği mekânlar olarak gotik mimarî yapıların seçilmesi ve Gotların yarattığı bilinçaltı dehşetin birleştiği bir tür olarak doğmuştur. 

Gotik atmosfer gotik öykü ve romanlardaki mekânları, havayı ve ortamı ifade eden bir terimdir. Bu atmosferi; mezarlıklar, gizli geçitler, yalçın kayalıklar, mahzenler, kilitli odalar, harabeler, yeraltı odaları, ürpertici ormanlar, perili evler, harap manastırlar, korkutucu şato-katedral-saraylar, işkence odaları, loş salonlar gibi mekânların yanı sıra tabutlar, defineler, kendi kendine kapanan kapılar, cesetler, kurukafalar, iskeletler gibi nesneler ve bulutlu, yağmurlu, sisli, kasvetli havalar, şiddetli tipi, gölgeler, loş ışıklar, korkutucu ayak sesleri, mumların aniden sönmesi, çığlıklar, fırtınalar, kuru ağaçlar, kabuslar, hortlayan ölüler gibi unsurlar sağlar. Kısacası gotik atmosferi ürkütücü mekânlar, korku dolu sahneler ve kasvetli hava oluşturur.

Her gotik romanda sıradan insanların dışında kötücül kişilerden bir kısmına az veya çok yer verilir. Bunlar; şeytanlar, hayaletler, vampirler, cadılar, periler, büyücüler, hortlaklar, canavarlar, lanetliler, siyah giysili meçhul kişiler, karabasanlar, ucubeler, kötü kalpli keşişler, kurbanlar, seri katiller, zalim tiranlar, sadist tipler, cinler, ruhlar, haydutlar, barbarlar.

Gotik öykü ve romanların temaları; bilinmeyenin belirsizliği, beklenmedik hadiseler ve esrarengiz tesadüflerin yanı sıra cinayetler, ani ölümler, sırlar, şüpheler, ihtiraslar, kehanetler, büyüler, rüyalar, gizemli ilişkiler, lanetler, doğaüstü olaylar, efsaneler, hurafeler, cinsellik, ikiyüzlü kişilikler, delilik, entrika, kıskançlık ile şiddet ve dehşet merkezli kötülüklerin etrafında şekillenir. Söz konusu gotik temaların belli başlıları arasında zalimlik, gerçekleri ters yüz etme, hak gaspı, acımasızlıklar, gayrimeşruluklar, engellenemeyen kötülük arzusu, mâlik olma ihtirası, güç ve iktidar savaşları yer alır.

Özetle gotik eserler; aşırılığın hâkimiyetinin hissedildiği, gizem/endişe/merak dolu aksiyona korku ve gerilimin eşlik ettiği, korkutucu tasvir ve anlatımlarla yüklü popüler edebiyat ürünleridir. 

Selçuk Çıkla

Devamını oku

Selçuk ÇIKLA

BECERİ

Sosyologlar beceriyi, bir işin gerektirdiği davranış özellikleri olarak tanımlarken eğitimciler ve ekonomistler, daha çok birey açısından ele alır ve bireyin bir işi yapabilme kapasitesi veya yeterliliği anlamında kullanır. Bazılarına göre beceri, düşünmeden yapabilmek, bazılarına göre ise nasıl olduğunu bilmektir (know-how).

Beceri, genellikle başarmakla ilişkilendirilir. Buna göre beceri, bir işi başarabilmektir. Başarı, becerinin sonucudur. Terim olarak ele alındığında beceri; bir işi veya etkinliği, zihinsel ve/veya fiziksel yolla, hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleştirebilme; belirli bir sonuca ulaştırabilme yeteneği veya kapasitesi olarak tanımlanır. Becerinin genellikle kazanıldığı düşünülür; ancak bazı becerilere doğuştan sahip olunabileceği kabul edilir. Zaman zaman bazı kavramların birbirinin yerine kullanıldığı görülmekte ise de özellikle eğitimde yeteneğin, doğuştan getirildiği ve performanstan ziyade kapasiteyi gösterdiği; buna karşılık becerinin, eğitim, okullaşma veya gündelik pratikle kazanıldığı kabul edilir. Becerinin ilişkilendirildiği diğer bir kavram ise zekâdır. Zeki olmanın, beceri kazanmayı kolaylaştırdığı açıktır. Ancak becerinin daha çok kazanılmış davranışlar için kullanılması onu zekâdan ayırır.

Tarihte beceri kavramı, daha çok marangozluk, terzilik, berberlik gibi zanaatlar için kullanılmıştır. Bu nedenle başlangıçta beceri, daha çok teknik bilgi ve el-parmak kullanımı anlamını taşırken daha sonra anlamı genişlemiştir. Beceri kelimesinin genelde çoğul hâliyle kullanılmasının nedeni, somut sonuçlara yol açan tek bir beceriden çok, beceri grupları veya takımları hâlinde ele alınmasıdır. Örneğin, “sosyal beceriler” denince; ilişki başlatma becerisi, ilişki sürdürme becerisi, selamlama becerisi ve hayır diyebilme becerisi gibi çeşitli bilgilerden oluşan beceri takımı kastedilir.

Beceriler, bilişsel ve psikomotor davranışlar içerir. Buna göre becerikli kişi, bir şeyi anlar ve onu davranışa dönüştürür. Eğitimin beceri kazandırmaya yönelik bir eylem oluşu, öğrenilen bilgiyi davranışa dönüştürme gereğini gösterir. Beceriler, genellikle performans testleri ve sözel testlerle ölçülür. Bu testlerde kişiye verilen görevin değerlendirilmesi ise süreç ve sonuç değerlendirme şeklinde gerçekleştirilir. Süreç değerlendirmede, kişinin gerekli davranışları gösterip göstermediği değerlendirilirken sonuç değerlendirmede elde edilen sonuç, ölçütler açısından ele alınır. Genellikle tepkiler; oran, sıklık, hata, çokluk, ayrılan zaman, aktarılan veya kullanılan bilgi gibi özellikler açısından değerlendirilir.

Hasan Bacanlı

Devamını oku

Hasan BACANLI

TÜKETİM KÜLTÜRÜ

Tüketim kültürü ve tüketim toplumu kavramları günümüz toplumlarında ve toplumsal davranışlarda tüketimin merkezi bir yerinin olduğuna vurgu yapmak için kullanılmaktadır. Kavramı tüketim toplumlarındaki metalar dünyasının ve metaların kendi aralarındaki yeniden yapılanma ilkelerinin bir sonucu olarak sembolik üretimin, günlük tecrübelerin ve pratiklerin genel bir yeniden yapılandırılmasını sağlayan tüketim toplumunun kültürel yapısını da ifade etmektedir. Kimi araştırmacılar insanoğlunun en temel fiili olan tüketimin günümüz toplumlarında kimlik oluşturma, sosyalleşme ve toplumsal tabakalaşma gibi toplumu belirleyen birçok önemli süreçte başat rol oynadığını ve kültürleştiğini göstermiştir. Sosyal kuramlar toplumu açıklarken eskinin ön yargılarından kurtulamayarak toplumu hâlâ üretim merkezli olarak tasvir etmektedir, fakat günümüz dünyası üretim merkezli değil tüketim merkezli bir toplumsal yapılanmaya doğru evirlmektedir.

1960’lardan sonra, kapitalist dünya sistemi, üretim merkezli sosyal ve politik yapılanma dönemini geride bırakarak, tüketim merkezli ihtiyaç ve isteklerin oluşturulması ve yönetilmesine dayanan bir toplumsal organizasyona dönüştü. Bu yönelimin temel sebebi, kapitalizmin dünya çapında bir ekonomik sisteme dönüşmesi, üretimin artması ve özellikle bilimsel gelişmeler ve fordizm ile mallarda bir bolluğun ortaya çıkmasıdır. Mallardaki bu bolluk malların fiyatlarında indirime sebep olmuş ve daha fazla insanın bu mallara ulaşabilmesine imkân sağlanmıştır. Dünya kapitalist sisteminin motoru olan daha fazla sermaye biriktirme isteği hem seri üretimle bolca üretilen malların hem de yeni üretilecek malların satılabilmesi için reklamlar aracılığıyla suni ihtiyaç ve isteklerin oluşturulmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler tüketim kültürünün oluşmasını mümkün kılmıştır.

Tüketim kültürü insanoğlunun en tabii aktivitesi olan tüketimi, toplumu yönlendiren ve belirleyen bir unsur hâline getirmektedir. Bu unsur toplumun kendini yeniden üretmesini, sosyalleşmeyi, sosyal dayanışmayı, toplumsal tabakalaşmayı, bireylerin kimlik inşasını ve hayat stillerinin oluşumunu belirlemekte ve şekillendirmektedir. Sanayi toplumlarında üretim nasıl o toplumu belirliyor ve şekillendiriyorsa aynı şekilde tüketim toplumlarında da tüketim, toplumsal yapıyı belirlemektedir. Günümüz toplumlarında tüketim önemli bir rol oynadığından günümüz toplumlarında tüketim kültürü ön plana çıkmaktadır. Tüketim kültürünün en önemli özelliklerinden birisi medya aracılığıyla istek ve arzuların oluşturulması ve varoluşun metaların tüketimi üzerinden hedonistik bir varoluşa indirgenmesidir. Özellikle kültür endüstrisi ile kültürel ürünler kar amaçlı olarak üretilmekte ve piyasaya sunulmaktadır. Başka bir özelliği ise tüketim toplumunda metaların işaret değeri kazanarak kültürleşmesidir. Metalar kullanım değeri veya market değeri için değil yani faydası için değil daha çok işaret değeri için tüketilmektedir. Metalar kendileri üzerinden kimlik inşa edilebilen ve diğer insanlarla işaret değerleri üzerinden iletişime geçilebilen nesnelere dönüşmüştür. 

Tüketim kültürü metaların kültürleşmesi ve diğer alanlardan ayrılarak kendi başına kimlik ve sosyalleşme alanı hâline gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Metaların kültürleşmesinden kastımız metaların kullanım değeri ve market değerinin yanında bir de işaret ve sembolik değer kazanmasıdır. Metaların kültürleşmesi metalaşmayı, meta fetişizmini ve gösterge değerini içermektedir. 

Tüketim kültürünün temel yapı taşı meta ve metalaşmadır. Meta hem kapitalist ekonomik sistemin hem de tüketim toplumunun yapı taşıdır. Kısaca meta daha fazla para kazanmak için alınıp satılan mal anlamına gelmektedir. Ticari mal olarak da ifade edilen metaya hem kapitalist ekonomik sistemde hem de tüketim kültüründe farklı anlamlar yüklenmektedir. Metalaşmadan kastımız, daha önce ekonominin dışında olup bir market değeri olmayan servis, ürün veya ilişkilerin ekonominin içine alınmasıyla bir market (değiş-tokuş) değeri kazanmasıdır. Tüketim kültürü hem coğrafi olarak genişlemekte hem de derinleşerek daha önce ekonominin dışındaki noktaları da içine alarak meta hâline getirmektedir. 

Tüketim kültüründe metalar insan emeği sonucu ortaya çıkan bir değer olarak değil insandan bağımsız kendi içinde kendine has bir değeri olan birer nesne olarak algılanmaya başlanmaktadır. Metalar emeğin sonucu olarak insanoğlunun ihtiyaçlarının ve isteklerinin karşılanması üzere üretilmesine rağmen, market değeri kazanmasıyla birlikte nesnellik kazanarak hem insan emeğinin bir sonucu olarak görülmemeye başlar hem de insanın ihtiyaçlarından ve isteklerinden bağımsızlaşır. Hatta malın değeri piyasa kurallarına göre belirlendiği için, insanoğlu bu malları ve piyasayı insan emeğinden bağımsız varlıklar olarak düşünmeye meyleder. Tüketim toplumunda bu süreç tam olarak işler ve mallar fetiş hâle gelerek mistik bir anlam kazanır. Metaların kültürleşmesinin ilk adımı meta fetişizmidir.

Meta fetişizminin bir ileriki aşaması metaların birer hiyerarşik sistem hâline gelmesi ve her bir metanın değerini bu sistemdeki konumundan almasıdır. Hiyerarşik metalar sisteminde metalar işlevsel değerini tamamen yitirerek göstergesel bir değer kazanmaktadır. Nasıl dil sistemi içinde kelimeler dil sistemindeki pozisyonuna göre anlam kazanıyorsa metalar sisteminde de metalar içlerinde bulundukları konuma göre bir işaret değeri kazanmaktadırlar. Bireyler de metaları ihtiyaçlarını karşılamak için yani işlevsel bir değeri için değil gösterdiği sosyal statü değeri için yani işaret değeri için tüketmeye başlamaktadır. Sosyal statü göstergesi hâline gelen metalar insanlar arasında gösterişçi tüketimi tetiklemekte ve insanlar meta tüketimini üstünlük aracı olarak görmeye başlamaktadırlar. 

Tüketim kültürü işaret değeri üzerinden gösterişçi tüketimi teşvik etmekte, işaret değeri üzerinden toplumsal bir yapının oluşması ve bunun toplumun tüm bireylerini kapsamasıdır. Daha da önemlisi farklılaştırma kodu tarafından belirlenen bir metalar sisteminin gündelik hayata egemen olmaya başlamasıdır. Böyle bir sistemde işaret değeri daha yüksek olan tüketim metaları, daha yüksek konumu elde eder. 

Liberal ve neo-liberal ekonomik teoriler üretilen malların tüketicinin istek ve arzularına göre oluştuğunu ve şekillendiğini iddia etmektedir. Tüketicinin tercihine ve ihtiyaçlarına göre, mallar üretilmekte veya üretilen mallar tüketicinin tercihine göre değiştirilmektedir. Yani üretim ve tüketim alanında tüketicinin hâkimiyeti ve bağımsızlığından bahsedilmektedir. Fakat tüketim kültürünün özelliklerinden birisi de tüketicinin bu hâkimiyetini ve bağımsızlığını yitirmesidir. Mesela, Amerika Birleşik Devletleri’nde reklama harcanan paralar 1880’lerde 30 milyon dolar iken, 1910 yılında 600 milyon dolar olmuş 2000’li yıllarda ise 200 milyar dolara ulaşmıştır. Firmaların bu kadar parayı reklama harcamalarının en önemli sebeplerden birisi tüketicilerde söz konusu mala ihtiyaçları olduğu duygusunu oluşturmaktır. 

Tüketim kültürü günümüzde giderek gelişen ve yaygınlaşan medya aracılığıyla var olmakta ve insanlara ulaşmaktadır. Tüketim kültüründe gözlemlenen değişken arzular ve sürekli yenilik isteği de çoğunlukla medya tarafından oluşturulmaktadır. Tarihsel süreçte önceki kültürlerde ihtiyaç ile bu ihtiyacı karşılayan mal arasında düzenli ve sürekli bir ilişki takip edilmektedir, Tüketim kültüründe ise ihtiyaç ile söz konusu ihtiyacı gidereceği varsayılan metalar arasında sürekli ve düzenli bir birliktelik yoktur. Özellikle reklamların ihtiyaçlara yönelik sunduğu alternatif metalar tüketicilerin kafası karışmakta ve dolayısıyla söz konusu ihtiyaç ile metalar arasındaki iz düşüm kaybolmaktadır.

Metaların temsil ettiklerini iddia ettikleri imajlar başarı ve mutluluktur. Geçmiş toplumlarda başarı ve mutluluğun ölçüsü kısmen daha durağan iken tüketim kültüründe bu ölçü tüketiciye bırakılmıştır. Tüketim kültürünün önemi ve farklılığı insanları daha fazla tüketmeye yönlendirmesinden daha fazla mutlu hayat anlayışına yönelik bir perspektif kazandırmasıdır. Tüketim kültürü reklamlar aracılığıyla metaların tüketimi üzerinden mutluluk ve başarı elde edileceğini iddia eden hedonistik bir var olmanın propagandasını yapmakta ve meşrulaştırmaktadır.

İsmail Demirezen

Devamını oku

İsmail DEMİREZEN

ŞİDDET

Sahip olunan fiziksel gücün tehdit yoluyla ya da doğrudan kendine, bir başka insana, bir gruba, topluma karşı yaralanma, fizyolojik hasar, gelişme bozukluğu ya da gerilikle sonuçlanacak veya sonuçlanma olasılığı yüksek bir biçimde uygulanmasıdır. Psikobiyolojik faktörler ve dış çevre ile olan etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddet genel olarak beş türe ayrılmaktadır. Fiziksel şiddet; bireyin bir başkası tarafından fiziksel olarak hırpalanmasını, acı duymasını hedefler ve tokatlama, silah, bıçak gibi araçlarla yaralama, vurma, tekmeleme gibi eylemleri içerir. Duygusal şiddet; bireyin ruh sağlığını tehdit edici eylemleri, bilişsel anlamlandırma sürecine yönelik olumsuz müdahaleleri içermektedir. Örnek olarak; tehdit etme, aşağılama, küfür etme, hakaret etme, kendine güvenini düşürmeye yönelik imalarda bulunma, emir yağdırma, kontrol altında tutma sayılabilir. Ekonomik şiddet; bireyin gelir elde etme özgürlüğünün kısıtlanması, varlığına el konulması, zorla çalıştırılması, mülkiyet hakkının esirgenmesi, eşit hakların verilmemesi olarak tanımlanabilir. Cinsel şiddet; kadının istemeden cinsel ilişkiye ya da istemediği kişilerle, istemediği ortamlarda cinsel etkinliğe zorlanması, çocuk yaşta evlendirilmesi gibi durumları içerir. Ayrıca siber şiddet yoluyla istenmeyen cinsel içerikli materyallerin yollanması, taciz edilmesi de bu şiddet türü içinde yer almaktadır. Sosyal şiddet ise toplumsal baskı yoluyla bireyi zora sokmayı hedefleyen, ikinci sınıf görülmesine neden olan, toplumsal rollerini kısıtlayan şiddet türüdür.

Dünya Sağlık Örgütüne göre, tüm dünyada bireysel şiddete en fazla maruz kalan ve yıpranan kesimi kadınlar oluşturmaktadır. Aile içinde annesinin şiddet gördüğüne tanık olan çocuklar ise empatik eğilim, sorun çözme ve duygu kontrolünde etkili yöntemler geliştirememektedir. Bu da gelecekte psikolojik sorunlara, yakın ilişkilerde problemlere, şiddetin kuşaklar arası aktarımına ve şiddetle ilgili geleneksel ancak işlevsel olmayan yanlış bir anlayışa yol açabilmektedir. Her tür travmada olduğu gibi, şiddet öncelikle kişide şok ya da hissizlik yaşatarak, güven duygusunun kaybedilmesine ve çaresizlik yaşanmasına neden olmaktadır. Toplumsal ve kültürel açıdan ele alındığında, sosyal bir problem olan şiddetin çıkarlar doğrultusunda meşrulaştırılıp normalleştirilmesinin ve bir şiddet kültürü oluşturulmasının sakıncaları üzerine alan yazında bulgular mevcuttur. 

Şennur Tutarel Kışlak

Devamını oku

Şennur TUTAREL KIŞLAK

KOMÜNİZM

Köken olarak “ortak” kelimesinden türetilen komünizm, üretim araçlarının ve zaman zaman tüketimin de tüm toplum tarafından birlikte sahiplenilmesi, gerçekleştirilmesi anlamını içerir. Fikir olarak Antik Yunan’a ve köleci toplumlara kadar geri götürebilse de bugün yaygın kullanımının işaret ettiği siyasi programa dönüşmesi 19. yüzyılda sanayi devriminin hız kazanması ile gerçekleşmiştir. Endüstriyel kapitalizmin emeği metalaştırdığı ve hiçbir sınırlama tanımadan sömürdüğü bu dönem, sanayileşmeyle koşut olarak çalışan kesimlerin memnuniyetsizliklerinin birikimine ve sisteme muhalefet etmelerine yol açmıştır. İlk aşamada ütopik sosyalist düşünürler tarafından savunulan ortak mülkiyet fikrinin daha bilimsel bir zemine oturtulmasıyla komünizmin nihai bir hedef olarak insanlığın önünde durduğu, Karl Marx (ö. 1883) ve takipçileri tarafından savunulmuştur. Komünist ideal, toplumda var olan sınıfların ve bunun yarattığı eşitsizliklerin ortadan tamamen kaldırılmasını, bunu sağlayabilmek için de üretimin araçlarının ortaklaştırılmasını önerir. Marx’ın Gotha Programı’nın eleştirisinde anlattığı biçimiyle komünizm, ilk aşamada işçi sınıfının siyasi erki ve ekonomiyi kontrol ettiği bir geçici hükûmetin kurulması, ikinci safhada ise “herkesten imkânı ölçüsünde, herkese ise ihtiyacı nispetinde” prensibinin geçerli olacağı sınıfsız ve devletsiz bir toplumun kurulmasıyla vücuda gelecektir. Komünistler, kurulu düzene yönelttiği ölümcül tehdit sebebiyle uzun süre meşru bir siyasi aktör olarak görülmemiş; türevi siyasi akımlarla beraber yer altında örgütlenmiştir. Bu belirsizlik ve meşru olmayan zeminde yürütülen siyaset, komünizme yönelik olarak somut bir programları olmadığı, umutsuz insanların hayallerini sömürdükleri eleştirilerine yol açacaktır. Paris Komünü gibi çok kısa süreli ve etkisi sınırlı tecrübeler sayılmazsa Ekim 1917’deki Bolşevik Devrimi ilk kez komünizmin ideal düzenine doğru bir ekonomik ve siyasi sistem tecrübesi olarak görülebilir. Devrimin Rusya’da ayakta kalabilmeyi başarabilmesine karşın, siyasi olarak dengelenmesi ve coğrafi yayılımının durdurulması “tek ülkede sosyalizm” deneyimine yol açacaktır. Yaklaşık üç çeyrek yüzyıl boyunca küresel kapitalist sistemin karşısında alternatif bir program olacak bu düzende üretim araçlarındaki özel mülkiyet kaldırılmış, merkezî planlamaya dayalı bir ekonomik yapı oturtulmuştur.
Böylelikle tüm dünya ölçeğinde kurulacak sınıfsız bir toplum hayalinden vazgeçilmiş ama belirli bir siyasi coğrafyada tek parti rejimi ve devlet merkezli bir ekonomi Soğuk Savaş yılları boyunca sürdürülmüştür. 2. Dünya Savaşı’nın ardından komünizmin coğrafi olarak yayılmasıyla bu sistemin uygulandığı ülkelerde yaşayan insan toplulukları dünya nüfusunun üçte birine ulaşmıştır. Bu süreçte Moskova’nın dünyadaki tüm komünist partileri kendi güdümüne alma çabası sadece kısmen başarılı olabilmiş, ancak özellikle 1968’de Çekoslovakya’nın işgaline Avrupa’da duyulan tepkiyle bağımsız Euro-komünizm fikri ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği’nin, seksenli yıllarda başlatılan reform çabalarının başarısızlığının ardından çökmesi, komünizmin alternatif bir model olarak inandırıcılığına sekte vurmuştur. 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da büyük itibara ve desteğe sahip komünist partiler zaten 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca güç kaybetmekteyken, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla beraber sadece Doğu Avrupa’dakiler değil, Batı’daki hareket de büyük ölçüde marjinalleşmiştir. İki binli yılların yükselen gücü Çin Halk Cumhuriyeti, hâlihazırda Komünist Parti tarafından yönetiliyor olsa da uygulanan ekonomik programın komünizmin idealleriyle örtüştüğünü ileri sürmek mümkün değildir. Bilakis Çin, küresel kapitalizme sıkı sıkıya eklemlenmiş ve onun kaideleriyle çalışan bir ekonomik düzeni benimsemiştir. Soğuk Savaş sonrası kitlesel tabanını büyük ölçüde kaybeden komünizm belli entelektüel çevrelerde kısmen etkisini sürdürmektedir. Ancak 2008 krizi ve arkasından gelen gelişmiş ülkelerdeki büyüme ve işsizlik sorunları bile komünizmin 20. yüzyıla damgasını vuran canlılığına kavuşmasına yetmemiştir. Bunda 20. yüzyılda çıkılan yolun otoriter bir siyasi sistem ve durağan bir ekonomiye çıkmasının rolü olmalıdır. Komünizmin sınıfsız toplum, sömürüyü ortadan kaldırmak için özel mülkiyetin kaldırılması gibi ideallerini benimseyen anarko-komünizm ise bir kurum olarak devlete kategorik karşıtlığı ile ana gövdeden ayrılır. Marksist gelenekten gelen komünizm, devleti hem siyaseti hem de ekonomiyi yönlendirecek, çekip çevirecek bir aygıt olarak muhafaza etmek isterken anarko-komünistler için devlet mutlak bir sorun olarak ortada durmakta, baskının bizzat kendisini temsil etmektedir.

Bahadır Kaynak 

Devamını oku

Bahadır KAYNAK

MİLLETLER CEMİYETİ

Cemiyet-i Akvam olarak da bilinen Milletler Cemiyeti, 1. Dünya Savaşı sonrasında ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların savaşa evrilmesini önlemek ve barış ve güvenlik tesis etmek amacıyla oluşturulmuş uluslararası iş birliğine ve uluslararası hukuka dayalı bir kuruluştur. 1919 Paris Barış Konferansı’nda taslağı oluşan ve 10 Ocak 1920 tarihli Milletler Cemiyeti Tüzüğü ile yürürlüğe giren Cemiyetin kurulma fikri, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın liberal kapitalist bir dünya ekonomisi, serbest ticaret ve tüm ülkelerin siyasi bağımsızlıklarını garanti eden uluslararası bir yapı ile uluslararası refah ve barışın sağlanabileceğine yönelik 14 ilkesine (Wilson İlkeleri) dayandırılır. Dünyanın ilk küresel hükûmetler arası örgütü olan Milletler Cemiyeti’nin merkezi, İsviçre’nin Cenevre kentindedir. Milletler Cemiyeti, Japonya’nın Mançurya ve İtalya’nın Habeşistan işgallerini ve 2. Dünya Savaşı’nın önleyememesi nedeniyle, kuruluş amacına hizmet etmediği yönünde eleştirilere maruz kalır. Ayrıca Cemiyet’in özellikle Batı-merkezli olması, Afrika bölgelerini nesne olarak ele alması uluslararası niteliğine gölge düşürür. Milletler Cemiyeti, 1946 yılında bütün varlıklarını dünyada barış ve güvenliğe dair sorunların çözümü amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler’e devrederek yürürlükten kalktı. Milletler Cemiyeti, dünyada temel yönetim birimi olarak egemen ve kendi kaderini kendi tayin eden ulus-devleti tanıması, devletler arasındaki ilişkilerin ve davranış kurallarının belirlemesinde uluslararası hukuku referans noktası alması, uluslararası barış düzeninin ve ortak güvenliğin uluslararası iş birliği ve diplomasi ile sağlanabileceğine inanması bakımından uluslararası ilişkilerde önemli bir yere sahiptir.

Berrin Koyuncu Lorasdağı

Devamını oku

Berrin KOYUNCU LORASDAĞI

ADLİ ANTROPOLOJİ

Biyolojik antropolojinin yöntemleri ile genetik biliminden yararlanarak kimliği bilinmeyen kayıp şahıslara ait iskelet buluntularını kimliklendirme amacıyla geliştirilen bir bilim dalıdır. Adli antropoloji başlangıçta Amerika’da 1800’lü yılların ortalarında fizik antropolojinin bir alt dalı olarak kurulmuş olmakla birlikte, günümüzde adli bilimler veya antropoloji bilimleri şemsiyesi altında farklı bir disiplin olarak gelişmeye devam etmektedir. Adli antropoloji, kimliği bilinmeyen insan kalıntılarında iskeletleşmiş veya iskeletleşmeye başlamış, donmuş, mumyalaşmış sabunlaşmış veya ısıya maruz kalmış olgularda, kimliklendirmede ve muhtemel ölüm nedeni belirlemede, güncel veya üzerinden zaman geçmiş olguların aydınlatılmasıyla ilgili araştırma yapmakta ve adli bilimlerin önemli bir alanı olarak gelişmeye devam etmektedir.

Adli antropolojik ilk çalışma, Amerika Birleşik Devletlerinde 1850’li yıllardaki Webstar-Parkman davasındaki kimliklendirme çalışmasıdır. Bu yıllarda Harvard Tıp Fakültesi inşaatı için arazi bağışlayan Dr. George Parkman’ın, Harvard Kimya Profesörü John Webster tarafından öldürülmesi olayının, antropolog Wyman tarafından çözülmesi sonucunda Webster hüküm giymiştir. Diğer yandan Adli antropolog William Marvin Bass tarafından 1900’lü yılların sonlarına doğru ilk adli antropoloji araştırma merkezinin açılmasından sonra kurulan “ceset çiftliğinde” kadavralar üzerinde sistemli bilimsel adli antropolojik araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Adli antropolojik araştırmalarda kullanılan metotların geliştirilmesi açısından bu “ceset çiftliği” önem arz etmiştir.

Daha sonra İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşlarında yaşamlarını yitiren çok sayıda askere ait iskeletlerin kimliklendirilmesi için adli antropologlara ihtiyaç duyulmasıyla, adli antropoloji alanında gerçek anlamda uzmanlar yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu savaşlar sonucu gerçekleşen toplu ölümler ve bu toplu ölümlerdeki bireylerin kimliklendirme problemleri, adli antropoloji biliminin gelişmesinin en önemli nedenlerinden birisidir. Bu süreçte fizik antropolog Charles Snow savaşlarda ölenlerin cesetlerinin kimliklendirme çalışmalarında görev almıştır. Böylece Adli antropoloji ilk kez 1971’de kurulan Amerikan Adli Bilimler Akademisinin alt disiplinlerinden biri olarak kabul görmüştür ve bu tarihten sonra adli antropologlar kimliklendirme çalışmaları yapan adli bilimci ekiplerde resmen görev almaya başlamışlardır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1878’de adli antropoloji ile ilgili iskeletlerden ilk uygulamalı çalışmalar Thomas Dwight ile başlamıştır. Thomas Dwight, Harvard Anatomi Müzesi’nde osteoloji bölümünü kuran, insan iskelet kalıntılarını inceleyerek kimliklendirme yapılabileceğini ortaya atan bilim insanıdır ve adli antropolojinin babası olarak kabul edilmektedir. Zoolog olan Harris H. Wilder (1864-1928) ise daha çok dermatoglif (parmak izi analizi) ve kafataslarından yeniden yüzlendirme üzerine çalışmalar yaparak kişisel kimlikle ilgilenen Avrupalı bir zoologdur. Böylece parmak izinden kimlik tayini ve yeniden yüzlendirme çalışmaları da Wilder ile birlikte başlanmıştır.

Biyolojik antropoloji ve anatomi alanlarında önemli araştırmacılardan biri olan T. Wingate Todd (ö. 1938) adli antropoloji biliminin ilk temsilcilerindendir. Todd, 1938 yılına kadar Dr. Hamann ile birlikte 3000’den fazla insan iskeletinin yer aldığı Hamann-Todd iskelet koleksiyonunu oluşturmuştur. Günümüzde pek çok anatomistin ve antropoloğun uygulamalı çalışmalar yaptığı Hamann-Todd iskelet koleksiyonu, adli antropolojik açıdan son derece önemli bir arşivdir. Todd’un bu iskelet serisinden yararlanılarak oluşturduğu yaş ve cinsiyet tahmini metotları günümüzde hâlen kullanılmaktadır.

Son yıllarda adli antropologların da yer aldığı ekipler tarafından kimliklendirme çalışmaları yapılan en popüler olaylardan biri, 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yapılan intihar saldırısı olayıdır. Günümüzde 9/11 olarak bilinen bu olayda ölenlerin kimliklendirilmesinde adli antropologlar da görev almıştır. Bunun dışında Bosna, Azerbaycan, Meksika, Irak, Bağdat, Arjantin, Abhazya ve Kıbrıs gibi ülkelerdeki toplum gömü çalışmaları da adli antropologların görev aldıkları diğer önemli vakalardır. Türkiye’de ilk kez Muharip Gaziler Derneğinin 10.11.2018 tarihli (Genel Sekreterlik aracılığıyla tüm şube ve temsilciliklere gönderilen) yazısında Kore Savaşı ve diğer savaşlar sırasında Türk ordusuna mensup şehit ve kayıpların aranması ve kimliklendirilmesine yönelik bir projeyle adli antropoloji gündeme getirilmiştir, ancak bu proje daha sonra devam etmemiştir.

Adli antropolojinin ilk ve en önemli aşaması olay yerinin kontrol altına alınmasının sağlanması ve belgeleme işleminin düzgün ve eksiksiz yapılmasıdır. Daha sonra olay yerindeki buluntuların neler olduğunu tanımlayarak sistemli bir şekilde çalışma yapılmalıdır. Olay yerinden ele geçen ceset veya iskeletlerin ne derece ayrışmış olduğunu araştırmak, bireylerin başından geçen olayları anlamak açısından önemlidir. Adli antropolojik araştırmaların amacı; çeşitli olaylar sonucunda yaşamını yitirmiş, zaman aşımına uğramış ve ya yakın zamanda ölmüş kişi veya kişilerin kimliklendirilmesine yardımcı olmak ve ölüm sonrası zaman aralığını tahmin etmeye çalışmak, muhtemel ölüm nedenini araştırmak ve olayla ilgili ayrıntılı bilgi edinmeye çalışmaktır. Adli antropologların çalışma alanları hem olay yeri inceleme uzmanları hem de adli tıp hekimlerinin çalışmalarıyla örtüşmektedir. Adli antropologlar osteoloji eğitimi almış olmalı, arkeolojik kazı sistemini bilmeli ve kimliği belirsiz insan kanıtlarının olay yerinden doğru ve sistemli kurtarılmasını sağlamalıdır. Özellikle savaş kurbanlarına ait toplu gömü çalışmalarında, çok kültürlü koşullarda, ailelerle daha etkili bir iletişim kurup görüşmeleri kolaylaştırmak için sosyo-kültürel bilgilere sahip olmalılardır.

İskelet buluntularının insana ait olup olmadığı, birey sayısı, cinsiyet, yaş, etnik köken, boy, morfolojik özellikler belirlenmekte ve pozitif kimliklendirmeye yardımcı olacak varyasyon ve anomalilerin varlığı araştırılarak ölümle ilgili sorunları çözmeye yardımcı olabilecek fiziksel kanıtlar değerlendirildikten sonra kimliklendirme yapmak adli antropologların görevidir. Bunun yanı sıra iskelet veya ceset buluntuların birincil veya ikincil gömü mü olduğu; tekli, çoklu ve toplu gömüler olduğunu belirlemek de adli antropologların görevleri arasındadır. Bununla birlikte ölen bireyin veya bireylerin muhtemel ölüm nedenini araştırmak (örn. kurşun yarası, bıçaklama, boğulma), ölüm şekli hakkında bilgi (yani cinayet, intihar, kaza veya doğal), failin veya faillerin kimliği gibi soruların cevaplanmasına yardımcı olmak da adli antropologların görevleri arasında yer almaktadır.

Adli antropolojide iskeletten kimliklendirme yapılırken biyolojik antropolojinin yöntemleri uygulanmaktadır. Adli antropolojik araştırmalarla, doğal felaket, savaş katliamları, terör kurbanları, zorunlu göçler, kitle olayları ve kazalar sonucu ölen kişilerin yarı iskeletleşmiş, iskeletleşmiş, yanmış ya da parçalanmış kalıntılarından elde edilen bilgiler, ilişkili diğer farklı disiplinlerin verileriyle birleştirilerek kimliği belirsiz kayıp şahısların kimliklendirilmesine yardımcı olunmaktadır. Adli antropoloji uzmanları, insan iskelet kalıntılarında biyolojik yaş tahmini, boy uzunluğu ile cinsiyet ve etnik köken belirleme, diş ve vücut patolojileri ile morfolojik özellikler belirledikten sonra kayıp kişiye ilişkin bilgileri sağlayarak kimliklendirme yapmaya çalışmaktadırlar. Bununla birlikte, kemiklerden ölüm süreci ve sonrasında oluşmuş travmaların olup olmadığı incelenerek muhtemel ölüm nedeni araştırılmaktadır. Bu bilgiler ışığında kayıp kişilerin etnik kökenleri, ölüm zamanları, sağlık problemleri, mesleki bilgileri hakkında bilgilere ulaşılıp, kayıp kişi veya kişilerin kimliği ile ilgili ipuçları elde edilmektedir. Ayrıca adli antropolojik araştırmalarla, kayıp kişilere ait kafa iskeletlerinden yeniden yüzlendirme (fasiyal rekontruksiyon) ile kayıp kişilerin olası fotoğraflarıyla buluntu kafa iskeleti çakıştırılarak (superimpozisyon), bulunan kişi hakkında destekleyici bilgilere de ulaşılabilmektedir. Adli antropolog elde ettiği bilgilerle, adli bilimciler ve hukukla ilgili yetkililere yardımcı olmaya çalışmaktadır. Adli antropolojik çalışmalarda DNA analizi yapmak son derece önemli olmakla birlikte, her adli vakada DNA bulmak mümkün olmayabilir. Bu durumda antropolojik incelemeler daha da önem kazanmaktadır.

Son yıllarda adli antropologlar, iskelet biyolojisi, insan anatomisi ve modern insan varyasyonu, kemik zedelenmesi ve biyomekaniği ile ilgili eğitim almalarının yanı sıra kemik patolojisi ve tafonomi ile arkeolojik kazı metotları hakkında da bilgi sahibi olmaktadırlar. İyi eğitim almış bir adli antropolog, iskeletten cinsiyet, yaş, hastalık, bireyin ya da toplumun sosyoekonomik durumu, mesleki alışkanlıklar, travma izleri ve tafonomik değişimleri kolayca tanımlayabilmektedir.

Ülkemizde son yıllarda önem kazanmış olan adli antropoloji henüz kurumsallaşmamakla birlikte, adli bilimler bünyesinde adli antropoloji yüksek lisans ve doktora eğitimine başlanmıştır. Bu alanla ilgili çalışmalar yürüten emniyet ve jandarma kriminal, olay yeri inceleme ekipleri, felaket kurbanları kurtarma ekipleri ile adli bilimlerin diğer disiplinlerindeki uzmanların yararlanabilmeleri için sertifikalı adli antropolojik kursları da düzenlenmektedir. Son yirmi yılda adli bilimlerin gereksinimleri doğrultusunda hızlı bir ivme kazanan adli antropoloji, bugün önemli bir bilim alanı hâline gelmiştir.

Ayla Sevim Erol

Devamını oku

Ayla Sevim EROL

EĞİTİM FELSEFESİ

Eğitim felsefesi, eğitimin amacını açıklığa kavuşturmaya, bu amaca ulaşmak için neyin, niçin, nasıl ve kiminle yapılacağını mantıksal olarak gerekçelendirmeye, açıklamaya ve bir sistem kurmaya çalışan bir alandır. Eğitimin hem öznesi (faili) hem de nesnesi (malzemesi) insandır. Eğitim felsefesinin üzerinde durduğu temel sorular şunlardır: Eğitimin kendisi nedir? İnsan nedir? Bilgi nedir? Öğrenme ve öğretme nedir? Eğitimin amacı nedir? Bilmek, öğrenmektir. Öğretmek ise öğrenmeye dayanır. İyi öğrenen öğretebilir. O hâlde eğitim ve öğretimin temeli, öğrenmektir. Ancak öğretmek daha zordur. Çünkü, öğretenin öğreneni öğrenmeye getirmesi gerekir.

Toplumdaki her türlü eğitim faaliyetlerinin belirli bir eğitim felsefesi temeline dayanması ve söz konusu eğitim felsefesinin de öğrenen ve öğretenlere rehberlik etmesi beklenir. Eğitim, bir var olanın varoluşunu borçlu olduğu dört neden üzerinden açıklanabilir. Bunlar amaç (causa finalis), özne/fail (causa efficient), form (causa formalis) ve malzemedir (causa materialis). Eğitimin formu olan müfredat, dersler ile kütüphane ve laboratuvar gibi fiziki altyapıyı da kapsar. Eğitimin mimarisinin unsurları olan bu dört nedenin her birinin içeriği, toplumun benimsediği eğitim felsefesi tarafından belirlenir. Hangi eğitim felsefesi olursa olsun bu çerçeve kullanılarak bir eğitim sistemi inşa edilebilir. Çünkü söz konusu dört unsur, Aristoteles’ten beri, var olanın üzerine oturduğu sütunlardır.

Eğitim, yeni yetişen nesillere kültür aktarımı ile kültürün genişletilmesini ve derinleştirilmesini amaçlar. Bütün bilgi alanına toplumun kültürü adı verilir. Ancak söz konusu bilgi alanı, deniz dibindeki inciler gibi “düşünülmüş ve söylenmiş en iyi şeyler”den oluşur. İnsan, eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır. İnsanoğlu, uzun süre bakıma ve eğitilmeye muhtaçtır. Hayvanlar, iç güdülerinin sağladığı bilgilerle yaşar. Terbiye, hayvani tabiattan insani tabiata geçişte köprü vazifesi görür. İnsanoğlu, yalnız eğitim yoluyla insanlaşabilir. Eğitim, hangi şekle sokarsa insan odur. Terbiye, insandan yabaniliği alır. Terbiye eksikliği, insan için daha büyük bir tehdittir. Kültür eksikliği zamanla telafi edilebilir ancak terbiye eksikliği insana yapışır ve giderilmesi zordur.

Eğitim boş vaktin önemini vurgulamalı ve değerlendirilmesini öğretmelidir. Boş vakit, entelektüel mükemmelliğin, asil ve güzel olanın peşine düşüldüğü imkândır. En iyi devlet, boş vakit imkânı sağlayan ve insanları bundan yararlanmak için eğiten devlettir. Fransızca boş vakit (leisure) sözcüğünün Yunanca karşılığı “skole”, Latincesi “scola”, İngilizcesi “school”dur. “School”, okul, boş vakit (leisure) anlamına gelir.

Eğitim, özgürlük ve sevgi ortamı ister, zorlamayla öğretilip öğrenilemez. Korku ve zorlama, bilgi geçişini durdurur. “Felsefe” sözcüğünün anlamı da bilgelik sevgisidir. Bu sevgi aşk derinliğinde bir sevgidir. Bilginin doğuşu ve nakli sevgi ortamı ister. Çocuklara zor kullanılmamalıdır. Eğitimin onlar için bir oyun olması sağlanmalıdır. Eğitim; doğruluk, iyilik ve güzellik bilgisi vermelidir.

Eğitimin kafayı olduğu kadar kalbi ve ruhu da eğitmesi gerekir. Modern eğitimin en önemli zaafı, insanın iç dünyasını ihmal etmesidir. Modern zamanlarda eğitim dışsallaşmıştır. Sadece mesleğe ve iş dünyasına yönelik eğitim, kişiyi ekonominin ve endüstrinin aracı hâline getirmektedir. Eğitim, insanı zihinsel beceriler ve el becerileri ile donatmalı ve derinleştirmelidir. Zihinsel eğitim, insanın iç dünyasında derinleşmektir.

İlkçağ filozoflarından itibaren çeşitli filozofların ve felsefe akımlarının eğitim konusunda farklı tezleri olmuştur. Eğitim felsefeleri, belirli felsefe akımlarına dayanır. Her eğitim felsefesi, dayandığı felsefe akımına veya akımlarına göre eğitime ilişkin, yukarıda ifade edilen farklı sorulara farklı cevaplar verebilmektedir. Aşağıda birkaç felsefe akımına ve eğitim felsefesine kısaca değinilmiştir. Başlıca felsefe akımları, idealizm, realizm, pragmatizm, ve varoluşçuluk şeklinde sıralanabilir.

Realizmin bazı kabulleri şunlardır: Dış dünyada algıladığımız nesneler vardır. Bu fiziki nesneleri algılıyor olalım ya da olmayalım onlar vardır. Aynı zamanda, dış dünyadaki nesneler, bizim algıladığımız gibidir.

İdealizmin temeli Platon’a (ö. MÖ 347) dayanır. Platon’a göre, biri akıl ile kavradığımız ideaların bulunduğu öteki ise duyularımız ile kavradığımız, içinde yaşadığımız nesneler dünyası olmak üzere iki evren vardır. İdealar, gerçek varlıklar olup değişmez ve akıl ile kavranabilir. İçinde yaşadığımız dünyadaki duyularımız ile algıladığımız varlıklar ise gerçek varlıkların kopyalarıdır.

Pragmatizmin kurucusu William James’e (ö. 1910) göre “şimdiye kadar doğruların keşfedildiği sanılırdı, oysa doğrular icat edilir”. Doğrular, işimize yarayan ve faydalı olan şeylerdir. Olaylar ve hayat, sürekli değiştiğinden insanın ihtiyaçları da değişir, bundan dolayı doğrular da değişkendir.

Varoluşçu felsefenin temsilcilerinden biri J. P. Sartre’dır (ö. 1980). Ona göre varoluş özden önce gelir. İnsanın özü, özgür eylemlerinden oluşur. İyi ve kötü gibi evrensel değerleri belirleyecek evrensel ahlak yasası yoktur. İnsan, kendi seçimleri ile kendi değerlerini ve ahlaki değerleri oluşturur.

Genel felsefe akımlarının birinden veya birkaçından etkilenerek geliştirilen başlıca eğitim felsefesi akımları şunlardır: Daimicilik, Esasicilik, İlerlemecilik, Varoluşçu eğitim, Sosyal yeniden yapılandırmacılık. Bu eğitim felsefesi akımları, yukarıdaki sırasıyla, öğretmen merkezli niteliği ağır basanlardan öğrenci merkezli akımlara doğru sıralanmıştır. Eğitim felsefesi akımlarının hemen hepsi, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkmıştır. Aşağıda kısaca bu akımlardan söz edilmiştir.

Daimicilik: İdealizme ve realizme dayanır. Hakikatin mutlak ve evrensel olduğunu, kişilere ve koşullara göre değişmez olduğunu savunur. Eğitimin öğrenciye değişmeyen ilkelerin bilgisini veya büyük fikirleri kazandırması gerekli görülür. Çünkü büyük fikirler, problemlerin en iyi çözüm potansiyeline sahiptir. Müfredat, öğrencinin sanat ve bilimde gelişmesine odaklanmalıdır. Öğrenci, insanlığın ortaya koyduğu en önemli eserleri okuyup çalışarak “kültürel okuryazar” hâline gelmelidir. Amaç, öğrenciyi eleştirel düşünen kişi hâline gelmesi için eğitmektir. Daimicilik, öğretmen ve konu merkezli bir akımdır. Bu akım, öncelikle öğrencilere klasiklerin okutulmasını savunur. Başlıca savunucuları Robert M. Hutchins (ö. 1977) ve Jacques Maritain (ö. 1973) ve Mortimer J. Adler’dir (ö. 2001).

Özcülük/Esasicilik: Bu akıma göre insanlığın kültürünün ortak bir bilgi çekirdeği vardır. Okullarda bu çekirdek, öğrenciye sistematik olarak verilmelidir. Bütün insanlığın bilmesi gereken esas bilgi ve beceriler kitlesinin bulunduğuna inanılır. Okullar, öğrencileri toplumun düzeni için kabul edilen standartlarda yaşamaları için hazırlamalıdır. Bu akımın en önemli savunucuları William Bagley (ö. 1946), Michael J. Demiashkevich (ö. 1938), Isaac L. Kandel (ö. 1965), Arthur Bestor (ö. 1994) gibi eğitimcilerdir.

İlerlemecilik: Amerika Birleşik Devletleri’nde doğmuş olup daimici eğitim anlayışına bir tepkidir. Buna göre eğitim çocuk merkezli olmalıdır. Müfredat, öğrencinin ilgi alanı gözönüne alınarak hazırlanmalıdır. Öğretim, pasif değil aktif olmalıdır. Öğrenciye öğretilen problem çözme stratejileri gelecekte doğru olmayabilir ancak mevcut zamanda doğru olmalıdır. Öğretmen, öğrenciye kılavuzluk yapmalıdır. En önemli temsilcisi John Dewey’dir (ö. 1952).

Varoluşçu Eğitim: Varoluşçu eğitim akımı, varoluşçuluk felsefesine dayanır. Varoluşçu felsefenin ilkesi “Varoluş özden önce gelir” önermesiyle temsil edilir. İnsan bu dünyaya geldikten sonra, özgür iradesiyle kendi özünü oluşturur. Bu akım bireye odaklanır. Eğitim, öğrencinin kendi hakikatinin anlamı üzerine odaklanması için ona yapılan bir yardım olarak görülür. Yaratıcı seçmeye, insan deneyiminin öznelliğine, insan varoluşunun somut eylemlerine vurgu yapar. Okulun, öğrencinin özgürce seçim yapmasına izin vermesi gerektiğini ileri sürer. Ancak özgürlüğün kuralları vardır ve diğer insanların özgürlüğüne saygı esastır. Okullar, öğrencinin soru sormasına izin vermeli, onların bu sorulardan sonuçlar çıkarmasına yardım etmelidir. En önemli temsilcileri Soren Kierkegad (ö. 1855), Jean-Paul Sartre (ö. 1980) ve Marxne Greene’dir (ö. 2014).

Sosyal Yeniden İnşacılık/Yapılandırmacılık: Bu akıma göre okul, toplumsal değişme ve yeniden yapılanma sürecine öncülük etmelidir. Akım, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki korku ve soğuk savaşa tepkidir. Okullar, hem mevcut toplum düzeni hakkında bilgi vermeli hem de toplumun yeniden inşasını sağlamanın yollarını aramalıdır. Toplumun ve toplumda olanın sınıfa taşınmasını savunur. Dünya çapında demokrasinin hâkim olması için çalışır. En önemli temsilcileri Theodore Brameld (ö. 1987) ve George Counts’tır (ö. 1974).

Durmuş Günay

Devamını oku

Durmuş GÜNAY

JEOMORFOLOJİ

Yerkabuğunun dış yüzeyinde (karalar üzerinde ve denizler altında) oluşan yerşekillerini, onları oluşturan ve değişikliğe uğratan etken ve süreçleri araştıran, dağılışlarını haritalayan, bu bilgileri kullanarak toplumun yaşam kalitesine katkı sağlamaya çalışan bir bilim dalıdır. 

Jeomorfoloji, fiziki coğrafyanın bir dalı olup iklim (klimatoloji), su (hidrografya), toprak (pedoloji) ve canlılar (biyocoğrafya = vejetasyon coğrafyası + zoocoğrafya) ile beraber doğal ortam özelliklerini meydana getirmektedir. Doğal ortamı oluşturan bu unsurlar arasında sıkı bir etkileşim bulunmakta, her bir unsur diğer unsurların şekillenmesine katkı sağlamaktadır. Jeomorfoloji ise bu unsurların etkileşim alanını oluşturmaktadır.

Jeomorfoloji terimi ilk olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında literatüre girmiştir. Önceleri “yeryüzünün morfolojisi”, sonrasında “topografik şekillerin kökensel çalışması” şeklinde ifade edilmiş ve bilinen hâliyle 1896 yılında kullanılmaya başlamıştır. Jeomorfoloji yerine bazen “morfoloji” terimi de kullanılmaktadır. Jeomorfoloji biliminin tarihsel gelişimi erken, klasik ve modern olmak üzere üç dönemde ele alınabilir.

Erken Dönem, 1669 yılına kadar olan zaman dilimini kapsar. Yeryüzünün nasıl şekillendiği ile ilgili ilk fikirler önceleri Mezopotamya, Mısır, Çin ve sonrasında Yunan medeniyetinde üretilmiştir. Ksenofanes (ö. MÖ 480), Herodot (ö. MÖ 425), Aristo (ö. MÖ 322), Strabon (ö. MS 25), Seneca (ö. MS 65) gibi pek çok düşünür, akarsu vadilerinin ve deltaların oluşumu ve dağlardaki kayalar içinde, deniz canlılarına benzer kabukların varlığı üzerinde görüş belirtmişlerdir. Bazı batılı kaynaklar jeomorfoloji hakkında bilimsel nitelik taşıyan ilk görüşlerin İslâm dünyasında üretildiğini savunur. İbn-i Sina (ö. 1037), bazı dağların, akan suların ve rüzgârın seçici aşınım ile yumuşak kayaları oyması sonucunda oluştuğunu söylemiştir. Biruni (ö. 1051), Ganj nehrindeki incelemelerinde sediment boyutundaki küçülmelerin akım gücünün azalması ile ilişkili olduğunu belirterek “flüvyal jeomorfoloji”nin ilk örneklerini vermiştir. 12. ve 16. yüzyıllar arasında ise yerşekilleri ile ilgili düşüncelerde bir durgunluk safhası yaşanmıştır. Leonardo da Vinci (ö. 1519), kara ve deniz seviyelerindeki değişimlerin dağlardaki fosil denizel kabukların varlığıyla açıklanabileceğini savunmuştur.

Klasik Dönem, Nikolaus Steno’nun (ö. 1686) araştırmaları ile başlar. 1669 yılında Steno tarafından ilk jeolojik kesit çizilmiş, tabakaların yaşlarına göre sıralandığı düşüncesi yerleşmiş, ilk jeoloji haritası üretilmiş (1684, Kuzey İngiltere) ve dünyanın yaşı ile ilgili ilk fikirler paylaşılmıştır. Abraham Gottlob Werner (ö. 1817), “Neptunizm” (yanardağlardan fışkıran lavlar ve tüfler haricindeki bütün kayaçların suların etkisiyle oluştuğu), James Hutton (ö. 1797) ise “Plutonizm” (taşların dünyanın içindeki erimiş kızgın maddelerin yerkabuğuna etki yaptığını) akımının öncüleri olmuşlardır. Hutton aynı zamanda yeryüzünün şekillenmesinin erozyon ile olduğunu beyan etmiş, Aktüalizm (Üniformitaryanizm) akımının öncüsü olmuştur (Tinkler, 1985). 1802’de John Playfair (ö. 1810), Hutton’ın fikirlerini göreceli belirsizlikten kurtarmış, nehir sistemlerinin doğası ve davranışı hakkındaki orijinal fikirlere de katkıda bulunmuştur. Bu dönemde ayrıca Katastrofizm (Kıyamet Kuramı) gibi farklı düşünceler de oluşmuştur. Charles Lyell (ö. 1875), Jeolojinin Prensipleri adlı çalışmasında “günümüz geçmişin anahtarıdır” görüşüyle jeomorfolojiye önemli katkı sağlamış, “Denizel Erozyon Teorisi”ni ortaya atmıştır. Louis Agassiz (ö. 1873), 1840 yılında Buzul İncelemesi adlı yayınıyla Büyük Buzul Çağı’nın varlığını ispatlamış, bazı bölgelerde topografyanın şekillenmesinde buzulların etkili olduğunu vurgulamıştır. 

Modern Jeomorfoloji dönemi ise 1875’ten sonrasını anlatır. Bu dönemin başında John Wesley Powell (ö. 1902), vadi ve drenaj sistemi ile dağların yapısal ve genetik sınıflandırmasını yapmış ve “Kaide Seviyesi” kavramını ortaya atmıştır. Grove Karl Gilbert (ö. 1918), kendi adıyla anılan ve günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan “Gilbert Dinamik Denge Kuralı”nı literatüre kazandırmıştır. William Morris Davis (ö. 1934) ise akarsuların genellikle genç, olgun ve yaşlılık dönemlerine ayrılan üç ana gelişim aşamasına sahip olduğunu iddia eden “Erozyon Döngüsü” teorisini üretmiştir. Davis, bu teoride tektoniğe hiç yer vermemiştir. Bu eksiklik, Walther Penck (ö. 1923) tarafından eleştirilmiştir. Penck’in Paralel Yamaç Gerilemesi görüşü, Davis’in Erozyon Döngüsü teorisinin revize edilmesine yol açmıştır. 20. yüzyılda günümüz jeomorfolojisine ışık tutan eserler üretilmiştir. Bu eserlerden bazıları şu şekilde sıralanabilir: Robert Elmer Horton (ö. 1945), Arthur Newell Strahler (ö. 2002) ve Adrian E. Scheidegger (ö. 2014) tarafından yazılan Flüvyal Morfometri Yasaları, John Tilton Hack (ö. 1991) tarafından yazılan Dinamik Denge, Lester Charles King (ö. 1989) tarafından yazılan Pediplanasyon ve Richard John Chorley (ö. 2002) tarafından da Genel Sistem Teorisi.

Jeomorfoloji = Yapı + Süreç + Zaman şeklinde formüle edilebilir. Bu formül ilk olarak Gilbert tarafından ortaya atılmış ve sonrasında Davis tarafından desteklenmiştir. Yapı (Strüktür): Enerjisini yerkabuğunun içinden alan iç kuvvetlerin oluşturduğu kayaç özellikleri (litoloji) ile yerkabuğunda meydana gelen hareketlerin (tektonik) yerşekli oluşumuna etkilerini inceler. “Yapısal Jeomorfoloji” olarak de ifade edilebilir. Yatay, monoklinal, kubbe (dom), havza, kıvrımlı ve kırıklı (faylı) yapı gibi örnekleri vardır. Süreç: Enerjisini Güneş’ten alan dış kuvvetlerin katı yerkabuğunu parçalaması, ayrıştırması, taşıması ve biriktirmesi şeklinde gerçekleşen yerşekli oluşumlarını inceler. Aşınım ve birikim süreçlerini ele alması nedeniyle “Dinamik Jeomorfoloji” olarak da ifade edilebilir. Akarsu (flüvyal), buzul (glasyal), buzul çevresi (periglasyal), rüzgâr (kurak ve yarıkurak), dalga (kıyı), kimyasal ayrışma (karst) gibi türleri mevcuttur.Zaman: Özel bazı yerşekli oluşturan olaylar (heyelan ve deprem vs.) dışında yerşekillerinin oluşabilmesi için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Yerşekillerinin geçmişinin incelenmesine yönelik araştırmalar “Tarihsel Jeomorfoloji” olarak tanımlanır. IV. Jeolojik Zaman olarak adlandırılan Kuvaternere ait jeomorfolojik oluşumların araştırıldığı ve izah edildiği “Kuvaterner Jeomorfolojisi”nde olduğu gibi jeolojik zaman cetvelindeki bir zaman dilimi dikkate alınır ve bu esnada oluşmuş tortul kayaçlar ile yerşekli oluşumu arasındaki ilişkiler sorgulanır.

Jeomorfoloji, bunların dışında “Tektonik Jeomorfoloji”, “Volkan Jeomorfolojisi”, “Denizaltı Jeomorfolojisi”, “Klimatik Jeomorfoloji” ve “Gezegen Morfolojisi” gibi daha pek çok farklı konu ile ilgilenir. “Uygulamalı Jeomorfoloji” ise jeomorfoloji bilim ailesine 1956 yılında katılmıştır. Bu alt bilim dalı, jeomorfolojik bilgilerin insana fayda sağlamasına yönelik araştırmalara öncelik vermektedir. Son zamanlarda insanların yerşekillerine müdahalesinin artması üzerine “Antropojenik Jeomorfoloji” kavramı gelişmiştir.

Oluşum koşulları açısından farklılık gösteren yerşekli gruplarını tanımlamak için “Flüvyal Topografya”, “Kıyı Topografyası”, “Karst Topografyası”, “Buzul Topografyası” gibi terminolojiler kullanılır. Jeomorfoloji biliminde uzmanlaşmış kişilere ise “Jeomorfolog” adı verilir. Jeomorfologlar; kayaların ayrışması, kütle hareketleri, erozyon, deniz, göl ve akarsu kıyıları, havza - kıyı ve su yönetimi, akarsu yatağı restorasyonu, yamaç yönetimi, arazi potansiyeli, bölge planlaması, kırsal ve şehirsel arazi kullanımı, çöp depolama sahalarının planlanması, toprak oluşumu, bitki örtüsü ve ekolojik sınıflandırma gibi farklı konularda çalışma yaparlar. Ayrıca tektonik (yerkabuğu hareketleri), afetler ve yönetimi gibi konulara katkıda bulunurlar. Geçmiş ve güncel yerşekillerinin korunması, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, jeomorfolojik mirasın korunması ve yönetimi de jeomorfologların ilgi alanlarına girer. Jeomorfoloji araştırmalarında jeofizik, sedimantoloji, jeokimya, hidroloji, klimatoloji, pedoloji, biyoloji, mühendislik gibi farklı bilim dallarından da yararlanılır.

İsa Cürebal

Devamını oku

İsa CÜREBAL

ARKEOLOJİK ANTROPOLOJİ

Yok olmuş toplumlardan arta kalan maddi kültürü ekoloji, davranış, adaptasyon gibi olgular ve üretilen kuramlarla bütüncül olarak inceleyen antropolojinin alt disiplini. Arkeolojik antropoloji, arkeologların yaptığı gibi, kültürel kalıntıları antropolojik bakış açısıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır.

Her bilim doğrudan ya da dolaylı olarak insan ile ilişkili olmakla birlikte antropoloji, insanı bütüncül yaklaşımla inceler. Ancak insanı her yönüyle ele almak, insanın bir bölümünü inceleyen bilim dallarının dahi karşılaştığı sorunlar dikkate alındığında oldukça güçtür. Biyolojik ve sosyal bir varlık olmanın özelliklerini bir arada barındıran insanın doğadan gelen özelliklerini biyolojik antropoloji; sosyal ve/veya kültürel özelliklerini sosyal-kültürel antropoloji; dilini lengüistik antropoloji ele almaktadır. Antropoloji insanın yalnızca bugünüyle değil geçmişiyle, özellikle de yazılı verilerin bulunmadığı dönemleriyle de ilgilenmektedir. Arkeolojik antropoloji insanın geçmişini bütüncül bir yaklaşımla incelemektedir. Bu çerçevede, arkeolojik antropoloji insanın geçmişini antropolojinin geliştirdiği kuramlarla, bütüncül olarak ele alan ve antropolojinin bir alt dalı olarak gelişen bir alandır.

Arkeolojinin geçmişte yaşamış insanların ortaya koyduğu eserleri toplayan, biriktiren, bunları sınıflayan koleksiyoncuların çalışmalarıyla başladığı söylenebilir. Koleksiyoncularda ellerindeki objelerin üretiminin bir silsile içinde farklı materyallerden üretildiği; sırasıyla taş, bakır, bronz, demir gibi her bir ham maddeye diğerlerinin eklendiği bir zaman diziliminin bulunduğu fikri gelişti. Böylece arkeolojinin buna dayalı bir materyal kültür avcılığı, biriktirme ve kültür envanterciliği ya da koleksiyonculuğundan köken aldığı ifade edilebilir. Kazılar, yüzey araştırmaları ya da rastlantı sonucu elde edilen materyal kültür üzerine sürdürülen betimsel araştırmalar, uzun süre geleneksel arkeolojinin temel inceleme alanı olmuştur. Bu açıdan geleneksel antropolojinin materyal kültürden hareketle insan davranışını ele alan yegâne bilim olduğu söylenebilir. Bununla birlikte materyal kültür, toplumu anlamada tek başına yetersizdir ve bütünü anlamada uygun değildir. Arkeolojik antropoloji insan toplumlarını, kültürel sistem, kültürel ekoloji, davranış, adaptasyon gibi sosyal ve çevresel olgular ışığında, başka bilimlerin tekniklerini, yöntemlerini ve kuramlarını kullanarak kültürel materyalizm bağlamında ele almaktadır. Yeni arkeoloji olarak da bilinen çalışma alanı, antropolojinin yaptığı gibi insanın geçmişini daha bütüncül bir bakış açısıyla anlamaya çabalamaktadır. Bu alan, köklerini etnografya ve fizikî antropoloji araştırmalarından almış, 1960’lı yıllarda Kuzey Amerika’da başlamış ve geleneksel arkeoloji alanında çalışanlar arasında kabul görmüştür. Bu yaklaşım birçok arkeolog tarafından benimsenerek uygulanagelmiştir. “Süreçsel arkeoloji” olarak da bilinen yeni arkeoloji yaklaşımında temel fikir, arkeolojinin amaçlarının esasen antropolojinin amaçları olduğudur. Her ne kadar süreçsel arkeoloji 1950’li yılların sonlarında konuşulmaya başlansa da Lewis Binford’un 1962 yılında kaleme aldığı “Antropoloji Olarak Arkeoloji” makalesi ile uzun süre etkin bir yaklaşım olmuştur. Sahada çalışan arkeologlar tarafından hipotezler formüle edilmesine, tümdengelimli sonuçlar çıkarılmasına ve en önemlisi bunların test edilmesine dayanan arkeolojik araştırmalar, arkeolojik antropoloji olarak bilinir. Bu yaklaşımla arkeolojik çalışmalar yorumsamacı fikirler, modeller ve hipotezler formüle eden, onları test eden bir çalışma alanına dönüşmüştür. Materyalist, yaşam biçimini belirlemeye yönelimli, ekoloji ve çevreye odaklanan bütüncü bir araştırma alanıdır. Bir kültürel antropoloji çalışması değildir, buna karşın arkeologları, antropologlar tarafından araştırılan kilit sorunlara yöneltmeye olanak sağlamıştır.

Arkeolojik antropoloji araştırmaları 1960’lı yıllardan itibaren insan ve onun yaşadığı çevrenin hayat biçimini, kültürel uyarlanma stratejisini ve bunların aralarındaki etkileşimi anlamak üzere geliştirilmiştir. Böylece materyal kültür üzerine odaklanan arkeoloji, antropolojinin disiplinler arası bir parçası olmuştur. Arkeoloji olmaksızın biyolojik antropoloji insan türünün, yani Homo sapiens’in doğadaki yerini başarılı bir şekilde çözümleyemez. Özellikle insanın uzun geçmişini anlamak için arkeolojinin geliştirdiği veri toplama tekniklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Arkeolojik antropologlar ağırlıklı olarak yazılı dönem öncesine yönelmektedir. Tarih öncesi toplumlardan kalan aletleri, çanak çömlekleri, silahları ve kutsal objeleri inceleyerek tarih öncesi toplumların gündelik yaşamını yeniden kurgulamaktadır. Arkeolojik antropologlar yalnızca kültür kalıntılarını değil, kültürü yaratan insanın kendisinden kalan yumuşak doku, saç, tırnak, kemik hatta nadir de ele geçse dışkı gibi kalıntıları da detaylıca inceler. İnsanların doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkide oldukları bitki, hayvan, bakteri, virüs ve mantara ait kalıntılar ile yaşanan ekolojik ortamdaki organik ve inorganik maddeler ilgi alanları arasındadır. Arkeolojik antropologlar disiplinler arası bir yaklaşım benimseyerek bütün bu bilgi kaynaklarından elde edilen veriler yardımıyla, yok olmuş kültürlerin nasıl işlediklerine, değiştiklerine ve yok olduklarına ilişkin geçerli açıklamalar üretmeye çabalamaktadır.

İnsanı tümdengelimci yaklaşımla anlamaya yönelik arkeolojik antropoloji çalışmaları Türkiye’de de hemen hemen Kuzey Amerika ile aynı zamanlarda başlamıştır. 1960’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi ile Chicago Üniversitesi, Prof. Dr. Halet Çambel ve Prof. Dr. Robert Braidwood öncülüğünde, Yukarı Dicle vadisinde ilk köy topluluklarının yaşam biçimi ve besin üretimi stratejilerini anlamaya yönelik ortak bir proje yürütmüştür. Türkiye’de arkeolojik antropoloji araştırmalarına bu projenin öncülük ettiği söylenebilir. Asıl amaç göçerlikten yerleşik yaşama, yoğun toplayıcılık ve avcılığa dayalı yaşam biçiminden besin üretimine, tarım ve hayvancılığa geçişin insan toplumlarını nasıl etkilediğini belirlemek olmuştur.

Materyal kültür hâlâ önemli bir yer tutsa da ülkemizde arkeolojik antropoloji, sürdürülen projelerle gelişmeye devam eden bir alandır. Fizikî antropoloji, zooarkeoloji, arkeobotani, biyoarkeoloji, metalurji, arkeometri, paleoekoloji, insan ekolojisi, insan davranışları gibi birçok alanla geçmişin bütüncül bir anlayışla incelenmesini sürdürmektedir. Bu çalışmalar devam ederken insan kalıntılarındaki DNA parçalarının yeni yöntemlerle dizilenerek insanların, hayvanların ya da bunlarla birlikte yaşayan diğer canlıların genetik izlerine ulaşılmasına ve geçmiş toplumların yaşamlarının aydınlatılmasına yönelik olarak çalışan antik DNA araştırmaları, ilgili alana yeni eklemlenmiştir. Soruna yönelik hipotezlerin formüle edildiği, tümdengelimli sonuçların çıkarıldığı ve bunların test edildiği arkeolojik antropolojik araştırmalar, artmakla birlikte hâlen sınırlıdır.

Yılmaz Selim Erdal

Devamını oku

Yılmaz Selim ERDAL

İNTİHAR

Geniş anlamıyla “ölmeyi dilemek” ve özel olarak “kasıtlı olarak kişinin kendini öldürme eylemi” şeklinde tanımlanır. İlk tanım, kişinin kendisini öldürmesiyle sonuçlanmasa da fiilî olarak kendisine zarar vermeye niyet etme durumunu da içerir. Dolayısıyla intiharın, intihar eylemini ve intihar davranışını içerdiği kabul edilir. Diğer taraftan intihara teşebbüs edenler ile intihar kurbanları arasında dikkate değer sosyolojik farklılıklar söz konusudur. Öncelikle intihar kurbanları, intihara teşebbüs edenlerle karşılaştırıldığında çok daha küçük bir grubu oluşturur. Bu iki grup arasında intihar olasılığı açısından örtüşme olsa da toplumsal ve demografik olarak farklılaşır; intihar kurbanları daha yaşlı ve genelde erkek olma özelliği taşır. İntiharla ilgili geçerli ve anlamlı bulunan toplumsal ve demografik göstergeler intiharın sosyolojik bir olgu olarak ele alınmasının ve tanımlanmasının gerekçesini oluşturur. 

İntihara ilişkin sosyoloji kuramlarında Emile Durkheim’ın (ö. 1917) 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı Avrupa ülkelerinin intihar istatistiklerine dayanarak yaptığı incelemenin önemli etkisi olmuştur. İntihar toplumsal olmaktan uzak bireysel bir eylemdir ancak Durkheim, intihar oranlarının toplumsal olgu olarak yaş, cinsiyet, medeni durum, din vb. etkenlerle biçimlenen toplumsal düzen ve etkileşim türlerine göre farklılaştığını göstermiştir. Bireyin toplumla bütünleşme ve toplumsal normların düzenleme gücünü hissetme durumuna göre dört intihar türü belirlemiştir. Durkheim’a göre bireyin topluma uyum göstermesinin ön koşulu bireyselleşmenin çok zayıf ya da çok güçlü olmamasıdır. Bireyselleşme çok güçlü ise birey topluma uyum gösteremez, kendisine odaklanır ve yalnızlık hisseder. Bireyin toplumla bütünleşmesinin zayıfladığı bu durumlarda bencil intihar türünün yaygınlaşması beklenir. Bireyselleşmenin çok zayıf olduğu ve bireyin toplumla çok fazla bütünleşmesi durumunda ise elcil intihar tehlikesi artar.

Bu iki intihar türü bireyin toplumla bütünleşme ve topluma uyum gösterme derecesi ile ilgiliyken Durkheim’ın üç ve dördüncü tür olarak ele aldığı intihar türleri birey ile toplum arasında dengeyi sağlayan toplumsal normların birey üzerindeki gücü ile ilgilidir. Birey toplumsal normların kendisi üzerindeki düzenleyici gücünü çok fazla hissederse “kaderci intihar” (diğer üçünün aksine Durkheim bu türü açıklamaz) yaygınlaşabilir. Üzerindeki ağır baskıdan dolayı ümitsizlik hissiyle intihar eden kölenin durumu bu duruma örnek verilebilir. Toplumsal normların birey üzerindeki gücünün zayıflaması ve belirsiz hâle gelmesi durumunda ise kuralsızlık intiharı yaygınlaşabilir. Durkheim’a göre “sağlıklı” bir toplum, gündelik hayatı şekillendiren normlara, geleneklere, kurallara vb. düzenleyicilere sahiptir. Toplumsal değişimin hızlı yaşandığı süreçlerde bu düzenleyicilerin “düzenleme gücü” zayıflar ve birey; kaos, kuralsızlık (anomi) hissine yenik düşer. Bu tür süreçler kuralsızlık intiharı tehlikesini artırır.

Bu dört intihar türü, aynı zamanda, Durkheim’ındinî yönelimler, siyasî krizler vb. toplumsal olgu ve olaylarla tasvir ettiği toplum türlerini işaret eder. Bir intihar türünün koşulları herhangi bir toplumda ve zamanda ortaya çıkabilir ancak bencil intihar ve kuralsızlık intiharı modern toplumlarda, elcil ve kaderci intihar ise geleneksel toplumlarda daha fazla görülür. Sanayileşme ve modernleşme, sekülerleşmeye ve toplumsal dayanışmanın zayıflamasına yol açar. Bu sebeple modern toplumlarda bireyselleşme ve bencil intihar türü artış gösterir. Durkheim’ın kanıtlarından biri Protestan ülkelerin Katolik ülkelere göre daha yüksek intihar oranına sahip olmasıdır. Çünkü Protestanlık, bireye Katoliklikten daha geniş bir özgürlük alanı sağlayarak bireyselleşmeyi destekler. Aynı şekilde evlilik de bireyi toplumla bütünleştiren bir etken olarak intihara karşı koruyucu etkiye sahiptir. Modern toplumun yaşadığı hızlı değişim ise kuralsızlık intiharının yaygınlaşmasının temel sebebidir. Sanayileşmeyle birlikte meydana gelen hızlı ekonomik ilerleme ile toplumsal normlar zayıflar ve kuralsızlık intiharı artar. Durkheim’ın intihar teorisi, sadece resmî intihar istatistiklerine dayandığı için eleştirilmiştir. Resmî görevlilerin özellikle ölüm nedenini belirlerken nesnel ve tutarlı olamama ihtimallerini değerlendirme dışı bıraktığı için Durkheim’ın intihar tanımını gerçeklikle tam olarak ilişkilendiremediği öne sürülmüştür. Gene resmî istatistiklerin sosyolojik bir intihar tanımı yapmak için yetersizliğini gösteren diğer bir çalışma da intihar istatistiklerinin kırsal alanlarda daha titiz kaydedildiğini göstermiştir. Bu sebeple çağdaş sosyolojide intihar çalışmalarında araştırmacıların doğrudan gözlem yapması savunulmaktadır.

İntihar çağdaş toplumlarda en sık görülen 10 yetişkin ölüm sebebinin arasındadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre 2016 yılında dünya çapında yüz binde 10.6 oranında intihar gerçekleşmiştir. TÜİK ise 2019 yılında Türkiye’de intihar oranını yüz binde 4.12 olarak açıklamıştır.

Günümüzde ekonomik gelir ile intihar arasında yakın bir ilişki ölçülmektedir. Geliri yüksek ülkelerde intihar oranı daha yüksektir. Bununla birlikte gelir ile intihar arasındaki ilişki dindarlık ile intihar arasındaki ilişkiden daha zayıftır. Yapılan araştırmalar dindarlığın yüksek ölçüldüğü ülkelerde intihar oranının daha düşük olduğunu göstermektedir. Türkiye’de alkol bağımlılığı, işsizlik, aile bağlarının zayıflığı, boşanma vb. etkenler ile intihar arasında ilişki görülmüştür. Geniş ve güçlü aile bağı ve dindarlık ise intihara karşı koruyucu etken olarak öne çıkmaktadır. 

Aynur Erdoğan Coşkun

Devamını oku

Aynur ERDOĞAN COŞKUN